Yazar arşivi Selim YAZICI

ileSelim YAZICI

Hyundai Türkiye'yi Seçti

Güney Koreli otomobil devi Hyundai, Hindistan’daki yetersiz mühendislik ve işçilik nedeniyle en çok satan modellerinden biri olan i20’nin üretimini Türkiye’deki fabrikasına taşımayı planlıyor

Tecrübesi ve yan sanayisinin güçlü olması nedeniyle bir çok büyük otomotiv şirketinin üretim için seçtiği Türkiye’ye bir model daha damgasını vuracak. Hyundai Hindistan’daki i20 modelinin üretimini Türkiye’ye kaydırıyor. Hyundai ve diğer markaların Türkiye stratejileri ile ilgili bilgi veren Sanayi ve Ticaret Bakanı Nihat Ergün, Türkiye’nin bir otomobili markalaştırma potansiyelinin çok daha yüksek olduğunu ifade ederek, şunları söyledi: “Türkiye’de üretilen hiç bir otomobil geri çağrılmadı. Markalar burada üretiliyor. O markaların burada ürettiği otomobiller geri çağrılmıyor. Ama aynı markanın başka ülkelerde üretilen bir otomobili geri çağrılıyor. Niye, çünkü buradaki mühendislik ve işçilikle oradaki mühendislik aynı değil. Mesela Hyundai i20’yi tamamen buraya getirmek istiyor. Bir bölümünü buraya getirmişti. Hindistan’da da i20 üretiyordu ama Hindistan’daki mühendislik ve işçilikle Türkiye’deki mühendislik ve işçilik aynı olmadığı için tamamını buraya getirmek istiyor. Müşteri de onu isteyince yatırımın merkezi de burası oluyor doğal olarak.” Türkiye’nin otomotivde bir marka oluşturma vaktinin geldiğini söyleyen Ergün, “Bunun için altyapı ve Türkiye’nin potansiyeli müsaittir. İç pazarda Türkiye önümüzdeki 5-10 yıl içinde yılda 1 milyondan fazla otomobil tüketen bir noktaya gelmiş olacak. Sadece iç pazarımız yılda 1 milyonluk iç pazarı eritebilecek bir noktaya doğru gidiyor. Çünkü otomobil sahibi olma arzusu Türkiye’de çok yüksek. Genç bir nüfusa sahibiz bu insanlar ilk önce bir otomobil sahibi olmak istiyorlar. Bu da iç pazarı genişleten bir unsur. Türkiye’de orta gelir düzeyine transfer olan insan sayısı her geçen gün artıyor. Bu insanların ilk sahip olmak istedikleri şey otomobil olacak. Bu nedenle Türkiye’de otomotiv sektörünün geleceği parlak” dedi.

ARTIK BİR MARKAMIZ OLMALI
Yan sanayide ya da ana sanayide artık bir marka oluşması o markanın iç ve dış pazarda yer bulması gerektiğini söyleyen Bakan Ergün, “Biz yerli markayı sürekli empoze ediyoruz. Artık gayret edin, Türkiye’de hem makro ekonomik dengeler yerli yerine oturdu, hem de siyasi istikrar ve güven ortamı pekişti. Türkiye ekonomisi ciddi manada gelişti” dedi.

Kaynak: Sabah, 19.09.2010, http://www.sabah.com.tr/Ekonomi/2010/09/19/hyundai_turkiyeyi_secti 

ileSelim YAZICI

İntihar eden Japonlar artık çok masraflı olmaya başladı

Fransa, özelleştirilen France-Télécom şirketindeki 58’inci intihar vakasının ardından hâlâ ne olup bittiğini anlayabilmiş değil. Şirket yönetimi ilk kez intihar vakalarından birinin sorumluluğunu üstlenip, çalışanının ölümünü “iş kazası” olarak kabul etti. Ama tartışma sürüyor ve devletin sessizliğini ve şirketin ilgisizliğini eleştiren kamuoyu meseleye tamamen bir “insani dram” olarak bakıyor.

 

Japonya ise intihar vakalarına çok daha “duygusal” (!) bir açıdan bakıyor. Tokyo Hükümeti’ne göre, intiharlar ve depresyon sadece insanî ve bireysel birer dram değil, ekonomik sonuçlarını da dikkate almak gerek.

Yıllık 50 milyar TL
Japon Hükümeti, 2009’da (çeşitli sebeplerle) intihar eden 32.845 kişinin, (tüketim kaybı ve kesilen sigorta primi ve vergi olarak) ülke ekonomisine maliyetinin 1.900 milyar yen yani 35 milyar TL olduğunu açıkladı. Sağlık Bakanı Akira Nagatsuma, yaptığı açıklamada, bu rakamın, depresyon sebebiyle izin alanların sebep olduğu iş kaybı ve sağlık giderleri de eklendiğinde yıllık 50 milyar TL’yi bulduğunu açıkladı.

1998’de Londra’da yapılan bir araştırma, çalışanların İngiltere ekonomisine yıllık maliyetinin 86-87 milyar TL’ye vardığını göstermiş, bunun üzerine Majesteleri’nin Hükümeti çalışanların psikoterapi imkanlarından daha kolay yararlanması için önlemler almıştı. Ve bunun sonucunda da 1997’de 100.000’de 9.2 olan intihar oranı, 2007’de 100.000’de 7.8’e düşmüştü.

Samuray geleneği sürüyor
Japon Hükümeti’nin işiyse çok daha zor. Şimdiye kadar alınan sınırlı önlemler pek sonuç vermedi. Hükümet 2010’a kadar ihtiharları yüzde 10 azaltma hedefi koymuş, bunun için bilgilendirme kampanyaları yapmış, işsizlikle mücadele için önlemler almıştı. Son bir yılda 27 bin kişinin aradığı “inoçi no denwa” (hayat telefonu) adlı ücretsiz bir telefon hattı açılmıştı. 2009’da da Hükümet intiharları 2016’da 23.000’e düşürmek için 250 milyar TL’lik bir fon ayırdı. Ama ortada bir iyileşme yok, yılda en az 30.000 Japon kendini öldürmeye devam ediyor. Niye?

Herşeyden önce, intiharlar Japonya’da çok yaygın: 100.000 kişide 26 vaka. Ayrıca, alınan önlemlerin sonuç vermesi de daha zor çünkü Japon toplumunun intihar fiiline bakışı batıdan çok farklı. Kendini öldürmek, Japonlar’ın gözünde dinen ve ahlakenyasak bir fiil değil. Hatta, Samuray geleneğinde ve geleneksel çevrelerde intihar bir ‘onur’ göstergesi.

Ayrıca, 20 yıldır ekonomik durumu giderek kötüleşen ülkede, işsizler ve işsizlik korkusuyla çok ağır çalışanlar arasında depresyon çok yaygın. Buna karşılık Japonya’da psikoterapi çok pahalı (saati en az 150 TL) ve sigortalar tarafından karşılanmıyor.

Yani, Hükümet’in aldığı önlemlere rağmen Japonya’da intihar vakalarının önüne geçmek kolay görünmüyor. İş mahkemeleri de bu gerçeği kabullenmişe benziyor. Eskiden böyle bir talep dahi kabul edilmezken, geçen yıl iş yoğunluğuna bağlı depresyon sonucu 269 intihar, mahkemelerce “iş kazası” olarak kabul edildi.

 

Kaynak: Hürriyet İK, 27.09.2010, http://www.yenibiris.com/HurriyetIK/Oku.aspx?ArticleID=8610

ileSelim YAZICI

İş güvenliği çalışanların bağlılığını artırıyor

İş güvenliği çalışanların bağlılığını artırıyor

Son yıllarda artan iş kazalarıyla önem kazanan iş güvenliği, şirketlerin bu alandaki yatırımlarını artırıyor. Vodafone Türkiye, 24 kişiden oluşan İş Sağlığı ve Güvenliği departmanıyla, güvenli çalışma ortamlarının kurulmasına katkıda bulunmayı ve bu alanda örnek olmayı hedefliyor…

Son yıllarda sıklıkla yaşanan iş kazaları iş güvenliği kavramını ön plana çıkardı. Çünkü güvenli çalışma ortamlarının yaratılması, risklerin engellenmesi ve çalışan sağlığının korunması büyük önem taşıyor. Güvenli çalışma ortamı çalışanlar için öncelikli hale gelirken, şirketler de bu alanda ciddi yatırımlar yapmaya başladı.

Bu düşünceden hareketle Vodafone Türkiye de 2010 yılı için iş güvenliğine iki milyon doların üzerinde doğrudan yatırım kaynağı ayırdı. İki yıl önce kurulan ve 24 kişiden oluşan İş Sağlığı ve Güvenliği departmanı, güvenli çalışma ortamlarının yaratılması, risklerin engellenmesi ve çalışanların sağlığının korunmasına yönelik çalışmalar yapıyor. Bölümde, sahada iş güvenliği denetim ve sistem kontrolleri için görev alan, üniversitelerin çeşitli mühendislik bölümlerinden mezun iş güvenliği uzmanları ile Vodafone’un profesyonel sağlık hizmeti veren işyeri hekimleri ve hemşirelerinden oluşan sağlık ekibi yer alıyor.

Vodafone Türkiye İş Sağlığı ve Güvenliği Kıdemli Müdürü Dr. Mimar Şefik Emre Ulukan, global politikaları ve sosyal sorumluluk anlayışı doğrultusunda İş Sağlığı ve Güvenliği’ni tüm faaliyetlerinde öncelik haline getirdiklerinin altını çiziyor. Bu doğrultuda tüm iş ortaklarını da kapsayacak bir program oluşturduklarını vurgulayarak özellikle son bir yıl içinde bu alandaki çalışmalara büyük hız verdiklerini söylüyor. Tüm çalışmalar yıllık planlar dahilinde tüm iş ortaklarını, yüklenicileri, alt yüklenicileri ve satış ağını da kapsayacak şekilde tüm Türkiye’de yürütülüyor.

Bu standartlar ve uygulamalar sonucu, yalnız telekomünikasyon sektöründe değil İş Sağlığı ve Güvenliği sektöründe de büyük bir gelişme ve hareketlenme görüldüğünü söylüyor Ulukan. Öyle ki, Vodafone standartları gereği şirket çalışanları veya sektörde çalışan yüklenici çalışanlarından bugüne kadar 10 bine yakın kişiye toplamda 113 bin saatin üzerinde İş Güvenliği eğitimi verilmiş.

“İlave bir iş değil, işin doğal bir parçası”
İş güvenliği, güvenli çalışma ortamlarının yaratılması, risklerin engellenmesi ve çalışanların sağlığını korumak için yapılan tüm sistemli ve planlı çalışmalar olarak tanımlanıyor. “İş güvenliği, talimatlardan oluşan ilave bir iş değil, işin doğal bir parçası” diyen Şefik Emre Ulukan, baret gibi kişisel koruyucu donanımların iş güvenliğinde en son önlem olduğunu, bareti takmadan önce, çalışma ortamının güvenli hale getirilmesi ve güvenli davranışın alışkanlık haline getirilmesi için birçok çalışma yapılmasının önemine değiniyor. Bunların içinde eğitimler, yöneticilere verilen sorumluluklar, şirketin satınalma, teknik bakım ve satış gibi kritik süreçlerine iş güvenliği hedefleri konulması gibi çok geniş kapsamlı çalışmalar bulunuyor.

Ülkemizde iş güvenliğinin, ne yazık ki biraz da yasal zorunlulukları karşılamak üzere yapılan ve genellikle kağıt üzerinde kalan bazı çalışmaları ifade ettiğine dikkat çeken Şefik Emre Ulukan, Vodafone içerisinde yasal gereksinimlerin çok üzerinde oluşturdukları ve hayata geçirdikleri standartlarla sadece kendi firma faaliyetlerinde değil, etkileşimde oldukları tüm topluma katkı sağlayan bir iş güvenliği kültürü yaratarak iletişim sektöründe öncü olduklarını vurguluyor.

Şirkete güven duygusu artıyor
Bir şirkette iş güvenliğine verilen önem çalışanı nasıl etkiliyor? Vodafone Türkiye’nin, tüm faaliyetlerinde insanı en değerli varlığı olarak kabul etmekte ve daha güvenli ve sağlıklı bir çalışma ortamı yaratarak, oluşabilecek her türlü kayıpları en aza indirmeyi öncelikli iş hedefi olarak benimsediğine dikkat çeken Şefik Emre Ulukan’a göre sağlıklı ve güvenli iş koşulları içinde çalışanların şirkete güven duygusu, motivasyonu ve dolayısıyla bağlılığı artıyor.

İş güvenliğine verilen önem,  trafik kazaları, yangın, gibi olayları önlemek suretiyle ortaya çıkabilecek muhtemel maliyetleri de engelliyor. “Bu tür çevresel ve iş kazalarının şirketlere prestij ve maliyet açısından ne kadar büyük kayba uğratabileceğinin bir örneğini çok yakın zamanda Meksika Körfezi’nde yaşanan petrol ve çevre kazasında gördük” diyen Ulukan, İş Güvenliği çalışmalarının yalnız şirkete değil iletişim sektörüne ve topluma da büyük katkılar sağladığını vurguluyor.

İş güvenliği özellikle yüksek risklere sahip olan sektörlerde daha da ön plana çıkıyor. İletişim sektörünün bu sektörlerden biri olduğunu söyleyen Ulukan, bu nedenle yöntem, talimat, eğitim yeterliliği gibi iş güvenliği standartlarını oluşturarak zorunlu hale getirdiklerini vurguluyor. Zorunlu hale getirilen prensiplere göre çalışan taşeron firmaların da, sektörde faaliyet gösteren diğer firmalara da bu yöntemlere göre hizmet vermeye başladığını söylüyor Ulukan.

Vodafone Türkiye İş Sağlığı ve Güvenliği Departmanı, bu kültürü yaymak, farkındalığı artırmak amacıyla başlattığı “6 Mutlak Kural” projesiyle de   çalışanlarının ve etkileşimde oldukları tüm firmaları bilinçlendirme kampanyası düzenlemiş.‘İş sağlığı ve Güvenliği” kültürünü kişisel alışkanlıklar boyutunda yaygınlaştırdıklarını söyleyen Şefik Emre Ulukan, projeyi şöyle anlatıyor: “

Öncelikle tüm dünyada yaşanan kazalar incelendi ve ortaya çıkan altı kritik konuyu kural haline getirerek çeşitli iletişim teknikleri ve kampanyalarla Türkiye genelinde tüm Vodafone iş ortaklarına ilettik. Öyle ki kurallar sayesinde emniyet kemeri kullanma alışkanlığı edinen, hız sınırlarına uygun seyahat etmeyi alışkanlık haline getiren çalışanlarımız yaralanma ile sonuçlanabilecek kazaları hiç bir kayıp yaşamadan atlattı.” Uluslararası alanda diğer Vodafone’lara örnek teşkil eden projenin, Güney Afrika’da da kampanya haline getirilmesinin planlandığını söylüyor Ulukan.

Departman, çalışanların sağlık ve refahı için işyeri hekimleri ve hemşireleri tarafından gerçekleştirilen poliklinik hizmetleri, sağlıklı yaşama yönelik spor ve diyet önerilerinden, atıkların geri dönüşümü ve çevresel duyarlılık açısından yapılan diğer çalışmalara kadar birçok projeyi daha hayata geçiriyor.

İş güvenliği günümüz iş hayatında parlayan meslek gruplarının da başında geliyor. Özellikle iş güvenliği kültürünün çok zayıf olduğu, trafik kazalarında yılda yaklaşık beş bin kişinin hayatını kaybettiği Türkiye’de, iş güvenliğinin şirketlerin olmazsa olmaz bir parçası haline gelmesi gerektiğini vurgulayan Şefik Emre Ulukan, bu alandaki bilinç seviyesi ve çalışmaların arttığına dikkat çekiyor.

“ Kaderci bir topluma sahip olduğumuz ülkemizde, iş güvenliği genellikle yabancı sermayeli şirketlerde daha yaygın. Çünkü faydaları veya sonuçları iyi biliniyor” diyen Ulukan, Türkiye’de de her sektörde, özelliklede iletişim sektöründe mutlaka yerini alması gereken iş güvenliği konusunun, giderek bilinmeye,  tersane, ma
den kazaları gibi yaşanan tatsız deneyimlerle öneminin anlaşılır hale gelmeye başladığını söylüyor.

 

Kaynak: Sabah, İşte İnsan, http://www.isteinsan.com.tr/isteinsan_gazete/is_guvenligi_calisanlarin_bagliligini_artiriyor.html

ileSelim YAZICI

Geleceğin yöneticileri Hamburger Üniversitesi’nde

Geleceğin yöneticileri Hamburger Üniversitesi’nde

McDonald’s’ın dünyanın çeşitli ülkelerinde kurduğu Hamburger Üniversitesi eğitimleri Türkiye’de de verilmeye başlandı. Üniversite, hamburgerin nasıl yapılacağı gibi bilgiler vermiyor, yeni nesil yöneticiler yetiştiriyor

Çalışanların, yöneticilerin eğitimini kurum içinde vermek amacıyla kendi bünyesinde akademi kuran şirketlerin sayısı hızla artıyor. Şirketler, kurdukları akademilerde çalışanlarına verdikleri eğitimlerle hem motivasyonu artırmayı hem de yetenekleri ellerinde tutmayı hedefliyor.

Dünyanın en büyük fast-food zincirlerinden McDonald’s da kurduğu Hamburger Üniversitesi’yle yöneticilerinin eğitimini geliştirmeyi amaçlıyor. Dünya çapındaki restoran yöneticilerini yetiştirmek için Hamburger Üniversitesi adı verilen eğitimleri Çin, Almanya, Amerika, Hong Kong, Dubai ve İngiltere’den sonra geçen yıldan beri Türkiye’de de gerçekleştiren McDonald’s, bu eğitimlerde dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen yöneticileri bir araya getirerek deneyimlerini paylaşma imkanı yaratıyor. Bu yıl 19 -23 Eylül tarihleri arasında gerçekleştirilen ve Türkiye’nin 12 farklı şehrinden 32 restoran yöneticisinin katıldığı eğitimler aynı zamanda farklı kültürleri bir araya getirme açısından da önem taşıyor. Beş gün süren eğitimde İstanbul’dan 18, Ankara, Antalya ve Bursa illerinden iki, Diyarbakır, Afyon, Adana, Konya, Aydın, Trabzon, Fethiye ve Adapazarı’ndan da bir katılımcı kursu tamamlamış. Eğitimler, Türkiye’nin de bağlı bulunduğu Orta Doğu bölgesinden sorulum Hamburger Üniversitesi eğitimcileri Khalid Moussa ve Amr
Serry (Mısır) ve Rushdi İbrahim   (Suudi Arabistan)  tarafından verilmiş.    

Takım ruhunu geliştiriyor
McDonald’s sisteminde tüm dünyada çalışanlar restoran müdürü olana kadar yoğun eğitimler alıyor. Türkiye’de bir çalışanın ilk işe başladığı andan itibaren eğitimler ve kursları kapsayan 480 saatlik yoğun bir eğitim programından geçtiğini vurgulayan McDonald’s Türkiye Genel Müdürü Hakan Selim, bu eğitimlerin çalışanların kurumu yakından tanımaları açısından büyük önem taşıdığını vurguluyor. Restoran yönetim takımı kariyer yolunda son aşama olan ve restoran müdürlüğüne atanmadan önce tamamlanması gereken “Restoran Liderlik Uygulamaları Kursu’’ da Hamburger Üniversitesi tarafından düzenleniyor. Üniversite tarafından düzenlenen bu kursların aynı zamanda farklı kültürler, farklı bakış açıları ve deneyimlere sahip yöneticilerin, üniversite ortamında bir araya gelmesine ve markayı destekleyecek şekilde fikir alışverişi yapmalarına, deneyimlerini paylaşmalarına, takım ruhunun gelişmesine katkıda bulunduğunu söylüyor Hakan Selim…

Türkiye’de verilen eğitimlerin Chicago’da bulunan üniversitede verilen eğitimlerin aynısı olduğunu belirten Selim, verilen eğitimleri ise şöyle sıralıyor: Liderlik ve koçluk, duygusal zeka, iletişim becerileri, takım kurma ve geliştirme, analiz yapma ve karar verme, sürekli kişisel gelişim gösterme, inisiyatif becerisi, iş ve müşteri odaklı olma, değişime yatkınlık, stratejik düşünme, operasyonel  uzmanlık, kararlılık ve misafir şikayetlerini karşılama…

McDonald’s’ın 55 yıllık geçmişi nedeniyle sahip olduğu deneyimlerin gelecekteki yöneticilere aktarılmasının büyük önem taşıdığını vurguluyor Hakan Selim. Hakan Selim bu yüzden de McDonald’sgibi köklü kuruluşların kendi sistemlerini, çalışma standartlarını  çalışanlarına aktarmaları için kurdukları akademilerin çok iyi bir fırsat olduğu görüşünde…

 

Kaynak: Sabah, İşte İnsan, 03.10.2010, http://www.isteinsan.com.tr/isteinsan_gazete/gelecegin_yoneticileri_hamburger_universitesinde.html

ileSelim YAZICI

Afet Bilinciyle “Hayata Devam"

Afet bilinciyle “Hayata Devam

Aksigorta ve AKUT’un başlattığı sosyal sorumluluk projesi iki tırdan oluşan Afet Eğitim konvoyu ile ilk etapta 10 il ve 50 ilçede 1 milyon kişinin eğitilmesi hedefleniyor.

27.05.10

Aksigorta ve AKUT Arama Kurtarma Derneği’nin işbirliğiyle başlatılan “Hayata Devam Türkiye” sosyal sorumluluk projesi için özel olarak tasarlanan “Afet Eğitim Tırı” ile Türkiye’nin ilk 3 boyutlu “G-Force Deprem Tırı”ndan oluşan konvoy yola çıktı. 2 ay sürecek Türkiye maratonunun ilk etabı için 30 kişilik bir ekiple yola çıkan ve yurdun dört bir tarafında halkı doğal afetlere karşı eğitmeyi hedefleyen projenin ilk etabında 1 milyon kişiye ulaşılması hedefleniyor.

Aksigorta’nın, risk konusunda farkındalık yaratmak ve sigorta bilincini artırmak amacıyla AKUT’la yaptığı işbirliği ile 5 yılda 50 il ve 250 ilçede 5 milyon kişiye ulaşılarak; çocuklara, ebeveynlere, işletmelere ve engelli vatandaşlara afetlerin öncesinde, afet sırasında ve sonrasında neler yapmaları ve nelerden kaçınmaları gerektiği anlatılacak.

Dokümanlara internet sitesinden de ulaşılabiliyor

Projenin ilk etabı için yola çıkan ekip, G-Force deprem simülatörü ile halka deprem gerçeğini deneyimletirken; afet eğitim tırındaki plazma ekranlardan eğitim filmleri ve belgeseller izletilecek; sivil toplum örgütleriyle işbirliği yapılarak seminerler, söyleşiler düzenlenecek; deprem – afet sergisi yapılacak ve interaktif tiyatro oyunu sahnelenecek. Ekipte bulunan profesyonel oyuncuların sergileyeceği tiyatro gösterisi ile afet ve sigorta konusu, halkın da katılabileceği interaktif oyunlarla eğlenceli bir şekilde işlenecek. Etkinliklere katılamayan ancak bilgilenmek isteyenler ise www.hayatadevamturkiye.com internet sitesinden tüm fotoğraflara, eğitim dokümanlarına, sürekli güncellenen bilgilere ulaşabilecek.

Halka risk ve sigorta bilinci aşılamak

Taksim Meydanı’nda yapılan uğurlama töreninde konuşan Aksigorta Pazarlama ve İletişimden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Zerrin Ekşioğlu, “50. yılımızda başladığımız bu maraton, sigorta bilincini yaygınlaştırmak amacıyla yapacağımız çalışmalara öncülük edecek” diyerek konuşmasını şöyle sürdürdü: “Sigorta, güven üzerine kuruludur ve Aksigorta 50 yıllık tarihinde Türkiye’nin en güvendiği sigorta markası haline gelmiştir. Bu güç ve güvenle, halkımıza risk ve sigorta bilincini aşılamak bizim misyonumuz. Türkiye, 1. derecede deprem kuşağında olmasına rağmen ev ve işyeri sigortası üretim adetlerinde gelişmekte olan ülkelerin bile altında kalıyor. Bu proje ile alanında söz sahibi iki kurum olarak halkımızın ayağına giderek birebir risk ve güvence konusunu anlatacağız. Amacımız, halkımızın en değerli varlıklarını; “ailelerini, ev ve işyerlerini” olası riskler karşısında güven altına almalarını sağlamak. Bir yandan da özellikle okullarda çocuklara vereceğimiz eğitimlerle bilinçli nesiller yetiştirilmesine katkıda bulunmak. Projemiz Türkiye’de ilçelere kadar yaygınlaştırılan ilk proje olma özelliğini de taşıyor.”

G Force ile 7.4 şiddetinde deprem

AKUT ve deprem araştırmaları konusunda Türkiye’nin önde gelen bilim insanları tarafından tasarlanan 3 boyutlu G Force Deprem Simülatörü; aynı anda ve birbirinden bağımsız olarak her iki yana, yukarı ve aşağıya doğru hareket vererek ve bu hareketleri değişken şiddetlerde uygulayarak, 7.4 şiddetindeki depremi deneyimletebiliyor.

25 Mayıs günü başlayan ve 23 Temmuz günü sona erecek olan “Hayata Devam Türkiye” projesinin birinci etabında; İstanbul, Bursa, İzmir, Antalya, Adana, Gaziantep, Malatya, Trabzon, Samsun ve Ankara’yı kapsayan 10 il ve 50 ilçede halka ulaşacak.

 

Kaynak: http://www.isteinsan.com.tr/haberler/afet_bilinciyle_hayata_devam.html

ileSelim YAZICI

Kurumsal yönetim yeşil sahalara indi

Kurumsal yönetim yeşil sahalara indi

TKYD’nin futbolda uluslararası yönetim standartlarının sağlanmasına katkıda bulunmak amacıyla hazırladığı rehber, uygulamalar konusunda kulüplere yol gösteriyor

İŞ’TE İNSAN -28.02.10
Elif AKIN
elif.akin@sabah.com.tr

Dünyada ve Türkiye’de sadece seyirlik bir spor olmaktan çıkan futbol, artık yıldız transferler yanında kulüplerin yönetim becerileri ve yıllık gelirleriyle de adından söz ettiriyor. Özellikle İngiltere, İspanya, Almanya, İtalya ve Fransa liglerinde mücadele eden kulüpler, Avrupa’nın en çok geliri olan kulüpler listesine girebilmek için kıyasıya rekabet ediyor.

Türkiye’de ise kurumsal yönetim ilkelerinin, bir endüstri haline gelen futbolda da uygulanması gerektiğini vurgulayan Türkiye Kurumsal Yönetim Derneği (TKYD), kulüplere yardımcı olmak amacıyla bir rehber hazırladı. Türkiye Futbol Federasyonu ve Ergo Türkiye Sigorta Grubu’nun katkılarıyla hayata geçen bu proje, İngiltere’de yayımlanandan sonra ikinci rehber olma özelliğini taşıyor.   

“Kurumsal Yönetim İlkeleri Işığında Türk Futbol Kulüpleri Yönetim Rehberi”nde, Türk futbol endüstrisinin yönetiminde, kurumsal yönetim ilkelerinden nasıl faydalanabileceğine dair birçok öneri ve uygulama bulunuyor. Kulüplerin mali, hukuksal ve yönetimsel yapılarına göre sınıflandırıldığı çalışmada, kurumsal yönetim ilkeleri ise eşitlik, şeffaflık, sorumluluk ve hesap verebilirlik olarak belirlenmiş. Kurumsal yönetim kalitesinin yüksek olması ise kulüplere rekabet üstünlüğü getirmenin yanı sıra düşük maliyetli fon yaratabilme olanağı da sağlıyor.

İMKB Kurumsal Yönetim endeksinde sadece 24 şirketin işlem gördüğünü söyleyen TKYD Yönetim Kurulu Başkanı Tayfun Bayazıt, günümüzde rekabeti belirleyen temel unsurlardan birinin kurumsal yönetim olduğunu belirtiyor. Türkiye futbol pastasının 500 milyon Euro’yu aştığını vurgulayan Bayazıt, bu çalışmayla uluslararası yönetim standartlarını uygulama konusunda futbol kulüplerine yardımcı olmayı hedeflediklerini anlatıyor.

Avrupa’dan örnekler var

Rehberde başarılı yönetimlerine şapka çıkartan kulüpler de yer alıyor. Sürdürülebilen başarı kategorisinde küresel bir marka haline gelen Manchester United ilk sırada bulunuyor. Son 15 yıldır hiç zarar etmeyen kulüp, Avrupa’nın en çok geliri olan kulüpler listesinde son 10 yılda yedi yıl arka arkaya birinci olmuş.

En başarılı sportif yeniden yapılandırılmalarda da varlık satışına dayalı nakit girişi modeli ve yıldızlara dayalı stratejiyle Real Madrid, taraftar katkısına dayalı nakit girişi modeli ve çok yönlü ticari stratejiyle Barcelona’ya yer verilmiş. Ulusal yıldız modelinin en başarılı temsilcisi ve oyuncu ticaretinden elde ettiği gelirler açısından ise AFC Ajax incelenmiş.

Kaynak: Elif AKIN, Sabah Gazetesi, İste İnsan, 28.02.2010, http://www.isteinsan.com.tr/isteinsan_gazete/kurumsal_yonetim_yesil_sahalara_indi.html

ileSelim YAZICI

”4 büyüğe” profesyonel yönetim eleştirisi

''4 büyüğe'' profesyonel yönetim eleştirisi

Borsa Yatırımcıları Derneği Başkanı Ali Bahçuvan futbol kulüplerinin şirketlerini başkanlarının profesyonel davranmaması ve şirketlerin neredeyse bir dernek gibi yönetilmesi nedeniyle eleştirdi.

11.12.09

Borsa Yatırıcıları Derneği (BORYAD) Başkanı Ali Bahçuvan, İstanbul Menkul Kıymetler Borsasında (İMKB) işlem gören spor kulüplerinin şirketlerinin, kulüp başkanları tarafından profesyonelce yönetilemediğini savunarak, ”Bu başkanlar, kendi şirketlerinde böyle bir anlayışa sahip değiller, daha profesyonel yönetiyorlar” dedi.

Bahçuvan, 4 büyüğün İMKB’de işlem gören şirketleri Beşiktaş Futbol Yatırımları Sanayi ve Ticaret A.Ş, Fenerbahçe SportifHizmetler Sanayi ve Ticaret A.Ş, Galatasaray Sportif Sınai ve Yatırımlar A.Ş ile Trabzonspor Sportif Yatırım ve Ticaret A.Ş’nin halka ilk açıldıklarında bazı yanlışlar yapıldığını söyledi. Bu şirketlerin, borsaya girdiklerinde taraftarların sırf kulübe katkı sağlamak için bile hisse senedi alacaklarının düşünüldüğünü ve bu düşüncenin, şirketleri profesyonellikten uzaklaştırdığını öne süren Bahçuvan, ”Kulüp Başkanları veya yöneticileri de bu yüzden çok profesyonel davranmıyor. Şirketler neredeyse bir dernek gibi yönetiliyor” dedi.

Özel çalışma grubu gerekiyor

İMKB’nin bir sermaye piyasası olduğuna ve bu piyasanın belirli kurallarının bulunduğuna işaret eden Bahçuvan, ”Bu kurallara uymak zorundasınız. Futbol kulübüsünüz diye bazı şeyleri gözardı edemezsiniz. O zaman Kızılay da bir şirket kurar ve borsaya girer. ‘Ben de sosyal sorumluluk işi yapıyorum. Beni diğer şirketlerle bir tutmayın’ der ve bu işin önü alınamaz” ifadelerini kullandı.

Bahçuvan, spor kulüplerinin İMKB’de işlem gören şirketleriyle ilgili olarak, şu anda görünüşte sermaye piyasası kurallarına tabi olan, yasal olarak da hukuki statüsü öyle görünen ancak bir spor kulübüne bağlı oldukları için hiçbir şekilde kimsenin bir şey yapamadığı, yöneticilerinin de bu düzeni devam ettirmek için töhmet altında kalarak zorluk çektiği bir sistemin yaşandığını savundu.

Söz konusu şirketlerin aslında yüksek karlar elde ettiğini, ancak kulüplerine kaynak yaratmak için bu karların dağıtılmadığını veya birleşme yöntemiyle kulüplere katkı sağlanmaya çalışıldığını anlatan Bahçuvan, şunları kaydetti: ”Bu konu için özel bir çalışma grubu oluşturulup bundan sonra ne yapılabilir, bu konuda ne tür çalışmalar yapılabilir diye bir araştırma yaparak bu sorunun hem kulübün kendi durumunu bozmayacak hem de hissedarları rencide etmeyecek şekilde çözülmesi lazım. Aksi halde spor kulüplerinin bundan sonraki süreçte halka açılmaları çok zor olacaktır.”

“Kendi şirketlerini daha profesyonelce yönetiyorlar”

Ali Bahçuvan, kulüp başkanlarının veya yöneticilerinin yapmış olduğu açıklamalarda, İMKB’de işlem gören bu şirketlerin hisselerinin durumunu düşünmediklerini belirtti. Kulüp başkanlarının, söz konusu şirketleri bir şirket olarak görmediklerini dile getiren Bahçuvan, şöyle devam etti:
”Bu başkanların kendi şirketleri de var. Bazıları halka açık şirketlere de sahip. Kendi şirketlerinde böyle bir anlayışa sahip değiller, daha profesyonel yönetiyorlar. Fakat bu spor kulübü olduğu için bu şirketlerin daha imtiyazlı olduğunu düşünüyorlar. Bu zihniyetin değişmesi Türkiye’de çok zor… Eğer, kulüp yaşamazsa şirketin de yaşaması mümkün olmayacak diye öncelikle kulübü yaşatmaları gerektiğini düşünüyor. Bu da aslında çok yanlış bir yaklaşım değil ama bir orta yol bulunması lazım. Ya ilk başta bu kulüplerin halka açılmasına izin vermeyecektik ya da baştan buna ilişkin çok düzgün bir işleyişin sağlanması lazımdı.”

Kulüplerin başarısının, şirketlerin satışlarına büyük katkı sağladığını ve şirketlerin kar ederek hisselerinin değerinin arttığını dile getiren Bahçuvan, kulübün başarısıyla şirketin başarısının arasında doğru orantı olduğunu
söyledi.

“Kulüplerden bağımsız yönetilmeleri gerekiyor”

Bu şirketlerin hisselerinin çoğunluğunun yabancı yatırımcıların elinde olduğunu anlatan Bahçuvan, yabancı yatırımcıların genellikle uzun vadeli düşündüklerini ve anlık yaşanan olaylara göre karar değiştirmediklerini belirterek, ”Hisseler bu nedenle kulüp başkanlarının kimi zaman sert çıkışlarından veya kulübün yaşadığı krizlerden etkilenmiyor” dedi. Bu şirketlerin en büyük problemlerinin ise temettü dağıtmayışları ve yüksek temettü getirisi bekleyerek bu şirketlerin hisselerini alan yabancı fonların burada sıkıntıya girerek kulüplerle sürekli ”davalık” olmaları olduğunu anlatan Bahçuvan, kulüplerin de sürekli olarak şirketin kaynaklarına ihtiyaç duyduğunu, bunun da şirketin yönetimini zayıflattığını söyledi.

Şirketlerin özerk bir biçimde kulüplerden tamamen bağımsız yönetilmeleri halinde daha başarılı olabileceklerini anlatan Bahçuvan, şöyle devam etti:
”Bunların artık çok kesin çizgilerle kulüplere tarif edilmesi, anlatılması lazım. Spor kulüplerinin şirketlerinin ya profesyonelce yönetilmeleri ya özel bir statü tanınması ya da piyasadan çıkmaları lazım. Üç seçenek var burada. Ya normal diğer halka açık şirketler gibi değerlendirilecekler ya özel bir statü tanıyarak onlara spor kulübü şirketlerinin özel kurallara uyması istenecek veya da çağrı yapacaklar, sattıkları hisse senetlerini geri toplayarak piyasadan çıkacaklar. Ancak elde böyle de bir kayıt olmadığı için bu seçenek zor görünüyor.”

Kaynak: Sabah İşte İnsan, http://www.isteinsan.com.tr/yonetim/borsadaki_4_buyuge_profesyonel_yonetim_elestrisi.html

ileSelim YAZICI

Coca-Cola – Muhtar KENT

Coca-Cola’nın en tepesinde bir Türk

A.A.

24.04.2009

Dünyanın en büyük içecek şirketi Coca-Cola’nın Üst Yöneticisi (CEO) Muhtar Kent, bu kez şirketin zirvesine tırmandı ve yönetim kurulu başkanı oldu.

Muhtar Kent (56), yönetim kurulu üyelerinin seçimiyle, Coca-Cola’nın eski yönetim kurulu başkanı Neville Isdell’in (65) yerini aldı.  

Şirketin Üst Yöneticiliğine Temmuz ayında getirilen Kent, dün yeniden başkan ve Üst Yönetici olarak da seçildi.
Kent, yıllık toplantıda, küresel durgunluğa karşın şirketin pazar payını artırmayı başarabileceklerini söyledi.

Kaynak: Hürriyet, 24.04.2009, http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=11504497

ileSelim YAZICI

Aile Şirketlerinin Ömrü

İbn Haldun, 14’üncü yüzyılda yazdığı ünlü eseri Mukaddime’de, devletlerin ve hanedanlıkların ömrünü tartıştığı bölümde…

İbn Haldun, 14’üncü yüzyılda yazdığı ünlü eseri Mukaddime’de, devletlerin ve hanedanlıkların ömrünü tartıştığı bölümde, geçmişte yaşamış ve kendi dönemindeki devletleri dikkate alarak yaptığı değerlendirmede hanedanlıklara, istisnalarının olabileceğini belirterek ortalama 120 yıl ömür biçmektedir. Bu değerlendirmeyi yaparken, İbn Haldun’un kullandığı kilit kavramlar asabiyet ve nesildir. Bu teoriye göre hanedanlık esası üzerine kurulu devlet, her biri 40 yıllık iktidar süresi olmak üzere üç nesil yaşayabilir. Devleti kuran birinci nesil, bu başarısını zorlu savaşlarla gerçekleştirdiği için her türlü zorluklara alışkın ve dayanaklıdır. İkinci nesil, birinci neslin bir takım yeteneklerini sürdürmekle birlikte rahatlık ve rehavete alışmaya, dolayısıyla zorluklardan kaçınmaya başlar. Üçüncü nesil ise refah ve bolluğun sağladığı ortamda savaşçı yeteneklerini bütünüyle kaybeder, savaşlara katılmaz, bu nesil için yiğitlik ve kahramanlık sadece bir takım gösterilerden ibarettir. Bu aşamadan sonra, devletin yıkılması da kaçınılmazdır.

Tarihte, İbn Haldun’un teorisinin istisnası olarak kalan devletlerin sayısı, iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdır. Kendi dönemlerinde dünyanın en büyük devletlerini kurmayı başaran Büyük İskender, Cengiz Han ve Timur’un o muazzam imparatorlukları neredeyse kendi ölümleriyle birlikte tarihin geri dönüşsüz arşivindeki yerlerini almışlardır.

İbn Haldun sosyolojisindeki asabiyet kavramı, salt akrabalık ilişkilerinin daha ötesindeki yakınlıklara işaret eder. Bugünün dünyasında bir takım parti, cemaat ve dernek yapılarında oluşan birliktelikler de bu kavramla açıklanabilir. Bu açıdan bakınca, günümüz koşullarında İbn Haldun’un ortaya koyduğu çerçevenin, özellikle hanedanlık sürecine yani şirket kurucusundan sonra ikinci, üçüncü kuşaklara devredilme aşamasına gelmiş aile şirketlerinin durumunu anlamak için daha fazla yol gösterici olacağı kanaatindeyim. Ömrü 8 – 10 yılı doldurmadan ortadan kalkan şirketler ise henüz yeni nesle devrolma aşamasına ulaşamadıkları için bu değerlendirmenin kapsamı dışındadır.

Kayıtlara göre Türkiye’de, kuruluşu cumhuriyet öncesine dayanan 24 şirket var. Bunlardan 21’inin ömrü yüz yılı aşmış durumda. En uzun ömürlü şirketimiz, 232 yaşındaki Ali Muhiddin Hacı Bekir, bildiğimiz şekliyle Hacı Bekir Lokumları. Bugün beşinci nesil tarafından yönetiliyor.

Eski olmakla, dinamizm eşdeğer değil. Büyüme göreceli bir kavram; sadece ne kadar büyüdüğünüz değil, rakiplerinizin durumu da belirleyici oluyor. Rakiplerinize göre daha az büyüyorsanız, bu sizi küçük kalmaktan kurtarmaz. Türkiye’de ömrü yüz yılı aşan şirketlere baktığımızda, hemen hiçbiri ilk 500 şirket listesinde yer almıyor. Yani onlardan çok sonra kurulmuş olan yapılar hızlı bir dinamizmle onları geçip gitmiş. İşte bu, tam da İbn Haldun’un işaret ettiği nesillerin rehaveti, asabiyetin zayıflaması durumu.

Aile şirketlerinin dışında bir de, Royal Dutch/Shell grubu örneğinde olduğu gibi daha karmaşık yapılar var. Bu büyüklüğe ulaşmış şirketler, gerek sahip oldukları sermaye gücü, gerek biriktirdikleri know-how ve gerekse siyasi ve sosyal etki alanı itibariyle, sosyolojik olarak artık bir şirket olma niteliğini aşan organizmalardır. Bunlar asabiyet tabanlarını, bir hanedanlığı da aşacak şekilde genişletmişler, nasıl hayatta kalacakları konusunda da sistematik arayışların içine girmişlerdir. Diğer yandan ulaştıkları etki alanı itibariyle bu yapıların yaşaması da batması da kendi iradelerini aşar duruma gelmiştir. Yaşadığımız krizde, Amerika’daki bir kısım şirketlerin niye battığı, bir kısmını niye kurtarıldığına belki bu açıdan bakmak mümkün.
Bütün sosyal yapılarda olduğu gibi şirket yapılanmalarında da, kişilerin denetleyemediği bir takım doğal süreçler işliyor. Ancak bütün diğer alanlarda olduğu gibi insan aklı ve deneyimi, varlığını koruma ve ömrünü uzatma konusunda işleyişe müdahalede bulunuyor. Bazı devletler, bu konuyu aileleri aşan biçimde bir devlet problemi olarak ele almışlardır. Finlandiya uygulaması bu alandaki özgün örneklerden biri. Ancak bu bir başka yazı konusu.

 

Kaynak: Osman BAYRAKTAR, Sabah İşte İnsan, 26 Nisan 2009

http://www.isteinsan.com.tr/yazarlar/osmanbayraktar/aile_sirketlerinin_omru.html

ileSelim YAZICI

Öğrencilerin bilgi hırsızlığı

Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden birinde son zamanlarda öğretim üyeleri arasında tartışılan ilginç bir konu var: Öğrenciler arası bilgi hırsızlığı ve intihal. Birçok üniversitede olduğu gibi o gözde üniversitemizde de lisans ve lisansüstü/doktora düzeyindeki öğrencilerin ödevlerinde ciddi intihal sorunları yaşanıyor. Yani, bazı öğrenciler ödevlerini para karşılığı yine üniversite öğrencisi olan arkadaşlarına yaptırıyor.

Bu işin önemli bir piyasası var. BA’lık, CC’lik kağıtlar ısmarlanıyor. Piyasa üniversiteler arasında işliyor. Özel üniversitelerdeki öğrenciler iyi devlet üniversitelerindeki öğrencilere bu yazıları ısmarlıyor.

 

Hocalar ne yapıyor? Kimi intihalin ne olduğu yönünde öğrencilerin kulağını açıyor. Kimi daha da ileriye gidiyor. Bir dönemde en az 3-4 kez öğrencilerine intihalin sakıncalarını, bu yönteme başvurduklarında yani kopya çektiklerinde karşılaşacağı cezaları anlatan mektup yazıyor.

 

Ama, bütün bunlara rağmen kopya önlenebiliyor mu? Kesinlikle hayır. O zaman da iş başa düşüyor. Öğrencilerin verdiği dönem ödevlerini, mezuniyet tezlerini tek tek, Google başta olmak üzere birçok siteye girerek hangi bölümlerin intihal olduğunu tespit etmeye çalışıyorlar. Tabii bütün bunlar insanüstü bir çaba olduğundan büyük zaman alıyor, bazen de kopyalar gözden kaçıyor.

 

Öğretim üyeleri intihali tespit ettiklerinde ise birçok yöntem izleniyor. Ya öğrenciye en düşük not veriyor. Ya referans mektubu vermeyeceği açıklanıyor. Ama, bütün bu önlemler bile sorunu çözmeye yetmiyor. Çünkü, bazen bütün üniversitedeki hocalar aynı çabayı göstermiyor. O zaman da azınlıkta kalan hocalar daha zor durumda kalıyor.

 

Bazı özel üniversiteler bu sorunla başa çıkmak için yazılım programı almış. Bunun için bazı sitelerle anlaşan üniversite yönetimi öğrenci ödevlerini belirli bir web sitesine yolluyor, bu site makalaleri tek tek gözden geçirerek intihale giren kısımları buluyor. Ama, burada da üniversite yönetiminin bu işe ciddi bütçe ayırması gerekiyor. Çünkü, bu siteler öğrenci başına bir hayli yüksek miktarda paralar alıyor. Devlet üniversitelerinin bu konuya para ayırması tabii ki zor.

 

Özellikle devlet üniversitelerinde öğrencilerin bu hırsızlığına çare bulmak için bir hayli kafa yoran hocaların en çok istediği şey öğrencilere bu konudaki eğitimin erken verilmesi.

 

Onlara göre, ilköğretim ve ortaöğretimde düşünmeye, araştırmaya itmeyen eğitim sistemi yükseköğretimde de devam ediyor. Hazırcılığa alışan öğrenci “araştır, düşün, kendi özgün fikrini kat, organize et” dendiğinde şaşırıyor. Biraz da parası varsa parayı bastırıyor, tezini, ödevini hazırlatıyor.

 

Şimdi, üniversite hocaları kara kara düşünüyor. Kolay yoldan köşeyi dönen öğrencilere etik davranış eğitimi vermek için yönetimle konuşuyorlar, kendi aralarında tartışıyorlar. Çünkü, ne düşük not, ne disiplin cezası sorunu çözmeye yetmiyor. Durum bu yönden pek parlak değil, iç karartıcı.

Kaynak: Nuran ÇAKMAKÇI, Hürriyet İK 1 Şubat 2009,

http://www.yenibiris.com/HurriyetIK/Oku.aspx?ArticleID=5221