Yazar arşivi Selim YAZICI

ileSelim YAZICI

Çinli Girişimcinin Rakibi: Çin Devleti

Çinli Girişimcinin Rakibi: Çin Devleti

02.01.2012

Cathay Industrial BIotech, Çin’in kendisini inovasyonda dünya liderine dönüştürmesi için umut bağladığı türden bir girişimcilik atılımıydı. Şanghay merkezli özel şirket Cathay, endüstriyel fıçılarda hidrokarbon mayalamak ve bunu kayganlaştırıcılar, diyabet ilaçları ve 21’inci yüzyılın diğer harikalarında kullanılan ileri naylon bileşenlerine dönüştürmek için bir yöntem geliştirdi. Cathay’in aldığı patentler, dünyanın önde gelen naylon üreticisi duPont’un onun en büyük müşterilerinden birisi haline gelmesini sağladı. ayrıca Goldman sachs ile diğer finansörlerin son yıllarda Cathay’e 120 milyon dolar para yatırması, Çinli ve yabancı yatırımcıların şirketin hisse senedi halka arzını hevesle beklemelerine neden oldu. yatırımcılar hâlâ bekliyor. Cathay’e göre şirketin ticari sırlarını çalan bir fabrika müdürü, rakip bir şirket kurdu ve şüphe uyandırıcı ölçüde benzer bir bileşen satmaya başladı. Cathay şimdi halka açılmak yerine ayakta kalmak için mücadele ediyor. Bu taklitçilik dostu ülkede, çalışanlar hemen her gün imalat tasarımlarını çalıp kaçıyor. ama Cathay’e göre bu taklitçilik vakasında özel bir durum vardı: yeni rakiphilead Biotech, Çin devletince destekleniyor. Mahkeme belgeleri, hilead’ın devlet kontrolündeki Çin Bilimler akademisi’nin yardımıyla kurulduğunu gösteriyor. Proje ulusal ve yerel hükümet hedeflerine uygun olduğundan, hilead merkezi hükümete ait Çin Kalkınma Bankası’ndan 300 milyon dolarlık kredi aldı. Kredi, şirketin ülkedeki en üst düzey yöneticilerden birisi olan Şantung eyaleti parti sekreterinin onayını almasından sonra verildi. Cathay’in 54 yaşındaki kurucusu ve Ceo’su liu Xiucai, “harika bir ürün çıkardık ve onlar bunu çaldı” diyor. Cathay açtığı davada hilead’ı, patent ihlali ve ticari sır hırsızlığıyla suçladı. Karşı dava açan hilead, Cathay’in Çin akademisi’nden patentler çaldığını iddia etti. hilead’ın tarafını tutan hükümet, Cathay’in en önemli patentlerinden birisini elinden aldı. davanın ayrıntıları tartışmalı olsa da genel hatları, bazı ekonomistlerin ve akademisyenlerin rahatsız edici bulduğu bir kalıba uyuyor. Çin’deki ekonomik mucizenin ana motorunu özel şirketlerin oluşturduğu on yılı aşkın bir sürenin ardından Çin devleti, yaratılan zenginliğin daha fazlasını kontrol etmek istiyor. hatta bu uğurda özel şirketlerin haklarını bile çiğniyor. Önde gelen bazı Çinli ekonomistler, özel şirketlere karşı devlet şirketlerini kayırma yaklaşımının muhtemel yıpratıcı etkilerinin, en sonunda inovasyonu engelleyeceği konusunda uyarıda bulunuyor. hong Kong Üniversitesi’nden ekonomi Profesörü Xu Chenggang, “Çin bu soruna eğilmez ve özel sektörü güçlendirmezse, ülkedeki büyüme sürdürülebilir olmaz” diyor. hilead şirketi yöneticileri, bu yazı için görüş bildirmeyi reddetti. Çin Bilimler akademisi’nin sözcüsü ise yalnızca, Cathay’e karşı açılan davanın amacının, kurumun “haklarını ve çıkarlarını” korumak olduğunu söylemekle yetindi. Belli olan tek şey, Hilead’ın hükümetten aldığı tam destekle fiyat kırabildiği. Cathay’in aynı şekilde hareket etmekten başka çaresi yoktu. Ancak bu hamle, şirketin kârının geçen yıl yaklaşık 10 milyon dolar azalmasına neden oldu. Çin hükümetinin ekonomide daha büyük bir rol oynamaya çalışmasının bir dizi nedeni var. Bunlar arasında, zenginleşen girişimcilerin Komünist Par t isi’ne meydan okumaya başlayabileceği korkuları da var. Ayrıca liderler arasında, devletin büyümeyi ve servetin yeniden dağıtılmasını daha iyi sağlayacağı konusunda yerleşmiş bir inanış da mevcut. Cathay’in CEO’su Liu, eskiden Çin’deki düzenle gayet güzel anlaşıyordu. Liu 1989 yılında Milwaukee’deki Wisconsin Üniversitesi’nde kimya dalında doktorasını yaptıktan sonra, Çin’e geri döndü. İçlerinde Çin Bilimler Akademisi’nin de bulunduğu çeşitli devlet kurumlarıyla çalıştı. Liu’nun başarı larından birisi, ülkedeki yeni gelişen C vitamini sektörünü desteklemesi için hükümete yardım etmesiydi. Bu çaba öyle etkili oldu ki, günümüzde dünyadaki endüstriyel C vitamini üretiminin yaklaşık yüzde 80’i Çin’de gerçekleştiriliyor. Liu Cathay’i 1997’de, yerli biyoteknoloji şirketi yaratma vaadiyle kurdu. Şirket hükümetten büyük miktarda vergi muafiyeti ve başka teşvikler kazandı. Cathay’in ilk başarısı, mikroplardan yararlanarak bir tür parafini diasite (naylonun kimyasal yapıtaşlarından birisi) dönüştüren bir imalat yöntemi geliştirmesiydi. Şirket böylece, DuPont’a mal satmaya başladı. Cathay kendi ifadesine göre 2003 itibarıyla, dünyada biyo-fermantasyon yöntemini kul lanarak polimer kalitesinde, büyük miktarlarda diasit üreten tek şirket oldu. Şirket dışı çevreler de bu iddiayı destekliyor. Cathay günümüzde yılda 13 bin ton, yani sektörün dünyadaki üretiminin yarısı kadar diasit üretiyor. Liu bu süreçte bazı kişileri kendisine düşman etmiş olabileceğini kabul ediyor. Liu kamuoyuna yönelik açıklamalarında, devlet kontrolündeki sektörlerde yolsuzluk ve bilimsel dolandırıcılık yapıldığı ve hükümetin özel şirketlerin işine karıştığı yönünde suçlamalarda bulunmuştu. Hukuk uzmanlarına göre Liu’nun politik hassasiyetleri gözetmeyen şikâyetleri dışındaki en büyük hatası, kendi teknolojisini dikkatli şekilde korumayı başaramaması olabilir. Liu fabrika müdürlerinin ticari sırları çalıp ayrılmasının ne kadar yaygın olduğunu bilmesine rağmen, birkaç yıl önce önemli çalışanlardan oluşan bir ekibin işten ayrılmasına izin verdi ve adeta bu kaçışı görmezden geldi. Cathay açtığı davada, imalat tasarımlarının 2008’de çalındığını iddia ediyor. Bu, şirketin Diasit Üretim Tesisi Genel Müdür Yardımcısı Wang Zhizhou’nun istifa kararı sonrasına denk geliyor. Cathay’in avukatlarına göre Wang altı çalışanla beraber işten ayrıldı ve Çin Bilimler Akademisi’nden emekli bilim adamı Chen Yuantong ile birlikte Hilead’ı kurdu. Halen Hilead’ın başmühendisi olan Chen, bir röportajında, Wang’ın Cathay’den ayrılmasıyla ticari sırların çalınması arasında ilişki olduğunu reddetti. Bilimler Akademisi desteğiyle, Çin Kalkınma Bankası 2009’da Hilead’a 300 milyon dolarlık kredi vermeyi kabul etti. Hilead 2010’da devasa bir biyoteknoloji tesisi açtı ve özel naylonlarda kullanılan kendi diasitini satmaya başladı. Aralarında DuPont’un da olduğu, büyük miktarda naylon bileşeni alan müşterilere ürünlerini sunmaya başlayan şirket, pazarın lideri Cathay ile rekabet etmek için fiyat kırma sözü verdi. Hilead kısa sürede dünya piyasasının yüzde 10’unu ele geçirdi. Kendi diasit fabrikasının bulunduğu Jining şehrindeki hükümet yöneticileriyle olan ilişkilerinden yararlanan Liu, yerel mahkemeleri polise soruşturma yetkisi vermeye ikna etti. Eylül’de bir mahkeme, görevlileri Hilead’ın fabrikasının olduğu 400 kilometre kuzeydeki Laiyang’a gönderdi. Ama fabrika kapısına gelen mahkeme görevli lerine, Hi lead’ın Pekin hükümetince ulusal güvenlik için önemli olarak sınıflandırıldığı söylendi. Korkan görevliler Jining’e geri döndü. Liu, “Şahsen bu hayalden vazgeçmeyeceğim. Bildiğiniz gibi Çinliyim ve bence Çin hükümeti benden katkıda bulunmamı istemeli. Bizler öncüyüz. Çin hükümeti bunu yapmama izin vermezse, başka bir yer bulurum” diyor.

Kaynak: Sabah, New York Times, http://www.sabah.com.tr/NewYorkTimes/2012/01/02/cinli-girisimcinin-rakibi-c
in-devleti

ileSelim YAZICI

Zenginler Hindistan'ın Kast Düzenini Sarsıyor

Zenginler Hindistan’ın Kast Düzenini Sarsıyor

02.01.2012

PED, Hindistan – Ashok Khade onlarca yıl önce okula yalınayak gidip geliyordu. Ve bu gidiş gelişlerde su içmesine müsaade edilmeyen kuyu, ibadet etmesine izin verilmeyen tapınak her seferinde ona kim olduğunu hatırlatıyordu. onun gibi “dokunulmazların” manen ve bedenen kirli oldukları kabul ediliyordu. Geçenlerde Khade, özel şoförünün kullandığı gümüş rengi BMW’siyle aynı sokağa girerken köyün önde gelenleri onu karşılamaya koşuyordu. dokunulmaz çocuk, artık altın değerindeydi. Petrol platformlarında uzmanlaşan başarılı bir mühendislik şirketinin kurucusu olan Khade, hindistan’daki küçük ama genişleyen “dal it” milyonerler sınıfının bir üyesi. Ülkede 200 milyonluk bir nüfusu oluşturan dal it ler, yani dokunulmazlar, hinduluğun toplumsal hiyerarşisindeki en alt tabakayı oluşturuyor. Khade, cahil bir ayakkabı tamircisinin oğluyken arap şeyhleriyle varlıklı bir ortaklığa kadar varan şaşırtıcı yolculuğunu, “Köyden saraya geçtim” diye açıklıyor. 1991’den sonra hindistan’da ekonominin dışa açılmasını izleyen hızlı büyüme süreci, daha bir kuşak önce akla bile gelmeyecek bir gelişmeye yol açtı. dalit işadamlarından küçük ama genişleyen bir zenginler sınıfı oluştu.dalit eylemcisi Chandra Bhan Prasad, “dalitler için altın bir çağ yaşanıyor. yeni pazar ekonomisinden dolayı sosyal göstergelerin yerini maddi değerler alıyor. dalitler piyasa ekonomisinde statü satın alabiliyor. hindistan kast toplumundan sınıf toplumuna geçiyor ve burada banka hesabınız kabarıksa, hayattaki tatlı şeylere sahipseniz kabul görüyorsunuz” diyor. Maharashtra eyaletindeki Pune kentinde müteahhitlik yapan Milind Kamble, şehirdeki dalit sanayi ve ticaret odası’nın 100 kadar üyesinden yalnızca birinin 1991’den önce iş dünyasında yer aldığını belirtiyor. “Kast sistemine karşı mücadelemizi kapitalizmle sürdürüyoruz” diyor Kamble. Bilişim teknolojisi gibi bilgiye dayalı sektörlerde geleneksel olarak daha eğitimli olan Brahminler kastı ağırlıkta. tüccar kastları imalattan çok perakende ve toptan ticarete odaklanır. İnşaat gibi meşakkatli sektörlerse aşağı kastların geleneksel mesleklerine daha yakındır. Örneğin Pune’deki dalit bir işadamı, pek itibar görmeyen haşereyle mücadele işini milyon dolarlık bir şirkete dönüştürmüş. Kamble de hindistan’daki inşaat patlaması sırasında servet yapmış. dalitler küçük teknoloji şirketleri kurmaya başlıyor. Kimileri bilgisayar ağları kurarken kimileri de su borusu ve şeker fabrikaları kuruyor. Prasad, “Bu karmaşık toplumda dalitler dezavantajlarını avantaja çeviriyor” diyor. Khade altı kardeşten biri olarak Ped köyünde 1955’te dünyaya gelmiş. anne ve babası üst kastların çiftliklerinde gündelik işçi olarak birkaç kuruşa çalışırmış. Babası Mumbai’ye (eski adıyla Bombay) sık sık ayakkabı tamirciliğine gidermiş. ailesi, hindu hiyerarşisinin en altında yer alan Chambar’lardanmış. Bu zümrenin geleneksel mesleği ölü hayvan derisi yüzmek. hep yoksul, hep açlarmış. Bir gün annesi onu yakındaki bir değirmenden veresiye un almaya göndermiş. Küçük ashok’un çamurda ayağı kaymış ve o paha biçilmez un torbası bir su birikintisine düşmüş. “eve gözyaşları içinde döndüm” diye anlatıyor Khade. “annem ağlıyordu. Kız ve erkek kardeşlerim açlardı. evde yiyecek hiçbir şey yoktu” diyor. Fakat o açlık onu hırslandırmış. Khade’nin ilk çıkışı, yakındaki bir kasabada bir hayır kurumuna bağlı okula kabul edilmek olmuş. Köyden ve kast önyargılarından uzakta kendini bulmuş. Üst kastlardan öğretmenler ona ihtimam göstermiş. Fakat yoksul luk yakasını bırakmıyormuş. Öğrenciler sınavlara kendi kâğıtlarını getiriyorlarmış ve Khade’nin bir gün dosya kâğıdı alacak birkaç kuruşu bile kalmamış. Öğretmen yoklama defterindeki sayfaları yırtıp ona vermiş. Sayfaları birbirine tutturacak ipi bile alamayan Khade bir ağacın dikenlerinden yararlanmış.
Güçlükler ve Talih Kuşu
Khade’nin ağabeyi Datta, Mumbai’de devlete bağlı bir gemi inşaat şirketi olan Mazagon Tersanesi’nde kaynakçı çırağı olarak işe girmiş. Sonra da Khade onun ısrarıyla büyük şehre gelmiş. Doktor olma hayaliyle yerel bir üniversitede okumaya başlamış. Fakat bütün ailenin bakımını üstlenen Datta, okulu bırakıp çalışmaya başlaması için ona yalvarmış. Mazagon Tersanesi’nde teknik ressam çırağı olarak iş bulmasına yardım etmiş. Başta aksilik gibi görünen şey ona şans getirmiş. Kusursuz çizim becerisi ve bitmek bilmeyen çalışkanlığıyla Khade terfi etmiş. 1983’te Almanya’ya yaptığı bir iş gezisinden sonra da kendi şirketini kurmak için temelleri atmaya başlamış. Kadrolu bir işi bırakarak şirket kurmak olacak şey değilmiş. Fakat iki kardeşi uzman gemi kaynakçılarıymış. Mazagon Tersanesi’nde iyi bağlantıları varmış. Ayrıca 1991 reformlarıyla bürokrasinin ekonomideki kontrolü azalmaya ve ülke büyümeye başlıyor, yıllar süren durgunluk sona eriyordu. “Büyük paralar kazanmak için bariz bir fırsat vardı” diye açıklıyor Khade.
Büyük Anlaşma
Kardeşler biriktirdikleri parayla küçük taşeron işlerini finanse etmiş ve 1993’te de Mazagon Tersanesi’nden ilk büyük siparişlerini (bir petrol platformunu taşıyan direkler) almışlar. Hindistan’ın hızla büyümesi, ülkenin fosil yakıtlara ihtiyacının da hızla artması demekti. Petrol platformları kurup donatan Khade’nin şirketi bu doğrultuda süratle genişlemiş ve yakın bir dönemde Abu Dabi’li kraliyet ailesi üyeleriyle oradaki petrol kuyularında çalışmak için bir anlaşma imzalamış. Khade’nin şimdi 4 bin 500 çalışanı var ve şirketine 100 milyon doları aşkın değer biçiliyor. İki kardeşi de artık siyasette. Khade, köyünün çevresinde geniş araziler almış. Onların arasında, bugün 86 yaşındaki annesinin günde birkaç kuruşa çalıştığı üst kastlara ait çiftlikler de var. Annesi şimdilerde pahalı ipek giysiler giyiyor, özel şoförlü arabasıyla dolaşıyor. Khade’nin şirketinde üst kasttan ailelerin çocukları çalışıyor. Özetle, Khade başarıya ulaştı, hem de büyük bir başarıya. Kendi sözleriyle, “Dokunulmaz bir çocuğun bir prensle iş ortağı olacağına kim inanırdı?”
Kadınlar İçin Sınırlı Seçenekler İngiltere’
den bağımsızlığını kazanan Hindistan’ın anayasasına bir Dalit olan Bhimrao Ambedkar’ın katkısı büyüktür. Bu anayasa, Dalitlerin üst kast üyeleriyle aynı yolda yürümesini, aynı kuyudan su içmesini, hatta göz göze gelmesini engelleyen uygulamaları yasaklıyor, onların dericilik ve berberlik gibi düşük statülü işlere mahkûm edilmesine son veriyordu. Dalitlerin bir sonraki kazanımı Hindistan’ın piyasa ekonomisine geçmesi oldu. Kanada’daki British Columbia Üniversitesi’nden ekonomistlerin yaptıkları yeni bir analize göre, Dalitlerle diğer kastlar arasındaki ücret farkı yüzde 21’e düştü. (1983’te yüzde 36 olan bu fark, ABD’de beyaz ve siyah erkek işçiler arasındaki ücret farkından daha az.) Eğitimdeki uçurum da yarıya indi. Pennsylvania ve Harvard ü n ive r s i t e l e r i nde n Hi nt l i araştırmacı ların gerçekleştirdiği başka bir anketse, Dalitlerin sosyal statüsünün de yükseldiğini gösteriyor. Bir başka deyişle, artık Dalitler üst kastların düğünlerine daha kolay davet edilebiliyor, aynı yemekleri yiyebiliyor, aynı giysileri giyebiliyorlar. Öte yandan, araştırmacı ve eylemci Annie Namala’nın belirttiğine göre, Dalit girişimcilerin büyük bir çoğunluğu hâlâ, başka seçenekleri olmadığı için kâr marjı düşük bir iş kurmak zoru
nda kalan yoksul kadınlardan oluşuyor. Bu kadınların büyük bir bölümü yaptıkları işten ayda 100 doların altında kazanıyor. İş âleminde büyük başarı kazananların bile toplumda kabul görmesi kolay değil. İnsanların hangi kasttan oldukları çoğu zaman isimlerinden anlaşılabiliyor. Bu sebeple, örneğin, güneş enerjili su ısıtma sistemleri kuran Dalit bir işadamı soyadını değiştirmiş. Üst kasttakiler sıhhi tesisatla bağlantılı bir cihazı bir Dalit’in kurmasını istemeyebilir diye. Yeni kavuştuğu yüksek statüsüyle Khade bile üst kasttan potansiyel müşterilerini kaçırmak istemiyor ve kartvizitinde Ashok K. yazıyor. Yani, bir Dalit olduğunu belli eden soyadını boş bırakıyor.

Kaynak: Sabah, New York Times, 02.01.2012, http://www.sabah.com.tr/NewYorkTimes/2012/01/02/zenginler-hindistanin-kast-duzenini-sarsiyor

ileSelim YAZICI

Uygula-Uygulamıyorsan Açıkla Devri Kapanıyor

Bir Devir Kapanıyor

SPK – Kurumsal Yönetim İlkelerinin Belirlenmesine ve Uygulanmasına İlişkin Tebliğ Yayınladı. Tebliğ ile Türkiye’de yaklaşık 15 yıllık geçmişi olan kurumsal yönetim uygulamaları yeni bir boyut kazanıyor, bağımsız yönetim kuruluğu üyeliğinin önemi artıyor.

Kurumsal yönetim faaliyetleri raporlamasının önemi giderek artıyor. Ülkemizde ilk yasal düzenlemesi 1997 yılında yapıldıktan sonra; OECD tarafından 1999 yılında yayımlanarak 2004 yılında revize edilen Kurumsal Yönetim İlkelerine paralel bir gelişim süreci söz konusu.

Temel olarak yatırımcı ilişkileri ve bilginin paylaşımını düzenleyen Kurumsal Yönetim İlkeleri kapsamında firmaların ticari sır niteliği dışındaki faaliyetlerini başta yatırımcılar olmak üzere ilgili üçüncü partilerle şeffaf biçimde paylaşmayı gerektiriyor. Yapılan yasal düzenlemelerle gelişen iletişim trendlerine paralel olarak sanal ortam da dâhil olmak üzere bilgi paylaşımını kolaylaştıracak platformlar teşvik ediliyor.

SPK’nın 30 Aralık 2011 tarihinde yayınladığı tebliğ ile kurumsal yönetim uygulamalarında 2003 yılından bu yana benimsediği “Uygula-Uygulamıyorsan Açıkla” yönündeki yaklaşımının bir adım ötesine geçiliyor. Bu tebliğ ile bankalar haricindeki İMKB-30 Endeksinde yer alan halka açık anonim ortaklıklar tarafından özellikle seçilmiş bazı ilkelerin zorunlu olarak uygulanması öngörülüyor. Tebliğ’de en çok tartışma yaratan konu ise bağımsız yönetim kurulu üyeliklerine ilişkin düzenlemeler.

Tebliğde Öne Çıkanlar

• Tebliğ, payları İMKB’de işlem gören bankalar için yayımı tarihinden 1 yıl sonra, diğer borsa şirketleri için ise yayımı tarihinde yürürlüğe giriyor. Ancak Tebliğe uyum amacıyla gerçekleştirilmesi gereken esas sözleşme değişikliklerinin ve yönetim kurulu yapılanmalarının, 30 Haziran 2012 tarihinden geç olmamak üzere yapılacak ilk genel kurul toplantısına kadar tamamlanması zorunluluğu bulunuyor.

• Kurumsal yönetim ilkelerinin daha iyi bir şekilde uygulanmasını sağlamak amacıyla yeni komiteler oluşturulması planlanıyor.

• Borsa şirketlerinin yönetim kurulu üye sayısının asgari beş olması ve yönetim kurulu üyelerinin çoğunluğunun icrada görevli olmayan üyelerden oluşması zorunlu hale geliyor.

• Bağımsız üyelerin görev süresi üç yıl olarak belirleniyor ve bağımsız üyeliğe ilişkin kriterler, seçim süreci ve görev tanımları yeniden düzenleniyor.

• Şirketlerin her türlü ilişkili taraf işlemlerinde ve üçüncü kişiler lehine teminat, rehin ve ipotek verilmesine ilişkin yönetim kurulu kararlarında bağımsız üyelerin çoğunluğunun onayı aranıyor.

Tebliğ’in yayımlanması ile birlikte özellikle bağımsız üyelere ilişkin düzenlemelerin nasıl hayata geçirileceğine ilişkin tartışmalar sürerken, SPK’nın bu konuda kararlı bir tutum sergilediği görülüyor. Faaliyet raporlarının hazırlandığı ve genel kurul hazırlıklarının sürdürüldüğü şu günlerde, Şirketlerde son tebliğe uyuma ilişkin çalışmalar devam ediyor.

İlgili tebliğe ulaşmak için
http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/12/20111230-14.htm?submenuheader=null

Sermaye Piyasaları Kurulu’nun basın duyurusuna ulaşmak için
http://www.spk.gov.tr/duyurugoster.aspx?aid=20111230&subid=0&ct=c

Kaynak: http://indeksiletisim.com/icerik_fabrikasi/indeks_gazete_detay.aspx?SectionID=nRwrMBjjk8aR5W6wUAANcQ%3d%3d&ContentID=MLgQgsk7skL%2b%2fIc7rDwdQQ%3d%3d 

ileSelim YAZICI

Aile Şirketleri El Değiştirecek

PwC’nin yaptığı araştırmaya göre Türk aile şirketleri önümüzdeki 5 yıl içinde el değiştirmeyi hedefliyor. Krizde aile şirketi olmanın bir avantaj sağladığı görüşünde olan şirketlerin yüzde 82’si önümüzdeki 12 ayda büyüme bekliyor. Bu süreçte kendilerini en fazla zorlayacak şirket içi riskler konusunda ise nitelikli işgücü yetersizliğini birinci sıraya koyuyorlar.

Türkiye’de 600 bin şirket olduğu ve bunun yüzde 95’inin aile şirketi olduğu tahmin ediliyor. Türkiye’deki aile şirketleri milli gelirin ise yüzde 75’ini oluşturuyor.
 

Dünyada  ekonominin yüzde 75’i aile şirketlerinden oluşuyor, milli gelirdeki payları ise en az yüzde 50.
 

Uluslararası denetim, vergi ve danışmanlık şirketi PwC’nin Türkiye dahil 35 ülkede yaptığı 2010/2011 Küresel Aile Şirketleri Araştırması’na göre Türk şirketlerinin büyüme beklentileri oldukça yüksek.
 

Türkiye’den araştırmaya katılan aile şirketlerinin yüzde 64’ü geçtiğimiz bir yılda büyüdüklerini söylerken yüzde 82’si önümüzdeki 12 aylık süreçte büyümenin süreceğini öngörüyor. Dünya genelinde ise bu oran yüzde 60.
 

Yüzde 56’lık oranla Türk şirketleri; hem 2007 yılında yapılan bir önceki araştırmaya (yüzde 34), hem de küresel ortalamaya (yüzde 27) göre çok daha yüksek oranda, önümüzdeki 5 yıl içinde şirket mülkiyetinde bir değişiklik öngörüyor. Değişiklik öngörenlerin yüzde 53’ü halka arz veya başka bir şirkete satış ihtimaline ağırlık verirken, gelecek kuşağa devir yüzde 37’lik bir oranla çok daha düşük. Küresel sonuçlar ise tamtersi yönde; aile şirketlerinin yüzde 53’ü gelecek kuşağa devri, yüzde 20’si başka şirkete veya özel sermaye fonuna satışını ve yüzde 5’i halka arzı önceliklendiriyor.
 

Grundig ve Godiva’nın örnekleri artacak
Araştırmayı yorumlayan PwC Türkiye Kıdemli Ortağı Adnan Nas, “Türkler ortaklığa uzak, hatta yurtdışında çatışma bazlı toplum olarak görünürler, masaya uzlaşmak için oturmazlar, çatışmak için otururlar diye bilinirler. Bu zihniyet uzlaşmaya doğru kayıyor. Krizden sonra uzlaşmacı olduk. Şirketlerin yüzde 56’sı el değiştirmeyi planlıyor, bu çok doğal ve olumlu, Türkiye’nin gelişmeye ihtiyacı var. Türkiye’deki aile şirketleri hisselerinin bir kısmını satıp işin başında olmak istiyor. Bunu en çok da pazarlamada yapıyorlar, yurtdışı piyasalara hakim ortak arayışındalar. Sermayenin el değiştirmesini istiyorlar. Şirketin yüzde 50’sinden fazlasını satıp yine şirketin başında olabilir. Satın alan pazarı bilmediğinde aileden şirketin başında kalmasını isteyebiliyor” diyor.
 

Denetim Hizmetleri Direktörü Mehmet Karakurt ise yurtdışında görüştükleri ekonomistlerin sık sık “Türkler heryerde” dediklerini söylüyor: “Şirket alımlarında çok ciddi artış var. Grundig ve Godiva’nın örnekleri artacak. Türk şirketleri bir taraftan ortak almaya diğer taraftan kendileri ortak olmaya bakıyorlar” diyor. 
 

Krizde aile şirketi olmak avantajlı
Küresel sonuçlara paralel bir şekilde, Türk aile şirketlerini zorlayacak dışsal risklerde ilk sırada yüzde 56’lık bir oranda piyasa şartları yer alıyor. 2007 yılında yapılan araştırmada en çok kaygı duyulan şey hükümet politikaları ve mevzuattı. 
 

Araştırmaya göre, Türk aile şirketlerinin yüzde 73’ü aile şirketi olmanın krizde koruyucu etki yaptığını düşünüyor ve iyi ki aile şirketiyiz diyorlar. Bununla birlikte küresel sonuçlara paralel olarak, Türk aile şirketlerinin yüzde 85’i stratejik iş planlarını güncellediklerini dile getiriyorlar.
 

Türkiye’de 1. ve 2. kuşaklar işi yürütüyor
Türk şirketlerinin birinci kaygısı büyüme. Büyümeye odaklandıklandıkları için gelecek kuşakların yetiştirilmesi geri planda kalıyor.
 

Türkiye’de halen 1. ve 2. kuşakların ayakta olduğunu oysa yurtdışında 5. ve 6. kuşaklara çokça rastlandığını söyleyen Nas, “Türkiye’de halen ayakta olan 1. ve 2. kuşaklar zaten girişimci kuşaklar, atılım istiyorlar. Örneğin 3-4 sene önce Anadolu’da özel sermaye fonlarına olan ilgi çok azdı, şimdi bu sayı çok arttı. Türk şirketlerinin dışarıya açılmak istemesi daha fazla, içeride bir farkındalık var, satışa isteklilik söz konusu. 1. kuşağın ağırlıkta olması kurumsallaşma açısından bir dezavantaj. Ama daha müteşebbis oldukları içinde bir avantaj” diyor.
 

Yüzde 82’si büyüme hedefliyor
Araştırmaya göre aile şirketleri önümüzdeki 12 aya çok önemli bakıyorlar. Aile şirketlerinin yüzde 64’ü son 12 ayda ürün ve hizmetlerine olan talepte artış olduğunu söylüyorlar. Bu sene yüzde 64’ü büyüme yaşadıklarını söylüyorlar. Krize rağmen oranın yüzde 64 olması şaşırtan bir rakam. Önümüzdeki 12 ayda yüzde 82’si büyüme bekliyor, bu 2007’de yüzde 68’di.
 

En çok nitelikli işgücü zorlayacak
Türk şirketleri, önümüzdeki 12 ay içinde kendilerini en fazla zorlayacak şirket içi riskler konusunda ise en önemli üç konuyu küresel sonuçlara paralel olarak;
– yüzde 44 oranı ile nitelikli işgücü yetersizliği, 
– yüzde 35 oranı ile nakit akımı/maliyet kontrolü  
– yüzde 38 ile firmanın yeniden yapılandırılması olarak görüyor. Küresel sonuçlardan en fazla farklılaşan risk faktörleri ise kar marjları, finansman ve teknoloji konularında ortaya çıkıyor.
 

İnsan kaynaklarına yatırım
Aile şirketleri bu nedenle olsa gerek insan kaynaklarına ciddi yatırım yapmayı aynı zamanda yurtdışında da güçlenmeyi hedefliyorlar.
 

Önümüzdeki 12 ayda rekabetçilik amaçlı yatırım öncelikleri konusunda insan kaynakları/eğitim (yüzde 91) ile yurtdışı iş geliştirme (yüzde 65) küresel ortalamanın çok üzerinde öncelikler olarak görülürken yönetim yapısı, araştırma geliştirme ve lojistik de daha ağırlıklı vurgulanan alanlar olarak öne çıkıyor.
Aile şirketlerinin çalışanları elde tutmak için kullandıkları yöntem ücret artışı ve yıllık primler. Yurtdışında yaygın olarak kullanılan hisse senedi opsiyonları burada yaygın değil.
 

Yüzde 69’u halefini seçmemiş
Aile şirketlerinin 4’te 3’ünün stratejik planı var. Birçoğu bu planı aile içinde paylaşmıyor. Daha çok patronun kafasında.
 

Liderler haleflerini seçmemiş, yüzde 69’u kendisinden sonra kimin başa geçeceğini seçmemiş fakat önemli pozisyonlarda haleflerin aile üyelerinden olacağı kabul ediliyor.
 

4 şirketinden 3’ün de patronun ölmesi, görevden aniden ayrılmak zorunda kalması vs durumunda bir acil durum planı yok. Aile üyeleri karar alırken yönetim dışındaki aile üyelerine çok danışmıyor.

Araştırmanın künyesi
Araştırmaya Türkiye dahil 35 ülkeden 15 sektörden 1.606’nın üzerinde aile şirketi katıldı. Araştırma Mayıs 2010 – Kasım 2010 tarihlerinde yapıldı. Türkiye ve Japonya’da yüz yüze, diğer ülkelerde telefonla görüşüldü. Türkiye’den de 300 aile şirket seçildi, 50’si ile görüşmeler yapıldı.
 

Bu şirketlerin yarısı 500 milyon üstü ve altı. Türkiye’den araştırmaya katılan şirketlerin yüzde 82’si 1. ve/veya 2. kuşak tarafından yönetiliyor.

Kalıcı ailelerin 3 sırrı
Şirketler
kalıcı aile şirketleri kurmak istiyorlarsa bu 3 maddeye dikkat etmeli:  
– Şirket, aileler ve ortakların kesin hatlarla birbirinden ayrılması. 
– Aile meselerinin yönetim kurulu toplantılarının dışında konuşulması.
– Şirkette yer alamayn aile üyelerine ayrı ama adil finansal olanaklar sağlanması.

Türkiye’nin en eski aile şirketleri
Türkiye’de 1900 yılından önce kurulan halen faaliyetini sürdüren 18 aile şirketi var. En eskisi 1777’de kurulan Hacı Bekir Lokumları. PwC’nin  basın toplantısında verdiği  bilgiye göre Türkiye’nin en eski 20 aile şirketi:
 

Şirket                                               Kurucu                                           Kuruluş
Hacı Bekir Lokumları                    Hacı Bekir                                       777
İskender                                          Mehmetoğlu İskender Efendi     1860
Ziraat Bankası                                Mithat Paşa                                    1863
Hafız Mustafa                                  İsmail Hakkızade                          1864
Vefa Bozacısı                                  Hacı Sadık                                      1870
Karaköy Güllüoğlu                         Hacı Mehmet Güllü                       1871
Kuru Kahveci Mehmet Efendi      Mehmet Efendi                              1871
Sabuncakis                                     İstiraki Sabuncakis                       1874
Erden Gıda Sanayi                        Mahirve Kamil Kardeşler             1878
Komili                                               Komili Hasan                                 1878
Çögenler Helvacılık                       Rasif Efendi                                    1883
Cemilzade Şekerci                        Udi Cemil Bey                                1883
Hacı Abdullah                                 Abdullah Efendi                              1888
Hacı Şakir                                        Hacı Ali                                             1889
Teksima Tekstil                              H. Mehmet Botsalı                         1893
Tuzcuoğlu Nakliyat                         Fehmi, Mustafa Tuzcuoğlu           1893
Konyalı Lokantası                          Ahmet Doyuran                               1897
Alevli A.Ş.                                         Yuda Levi                                         1898
Arkas Holding                                 Gabriel Arcas                                  1902
Bebek Badem Ezmecisi               Mehmet Halil Bey                           1904

Kaynak: Burcu ÖZÇELİK, HürriyetİK, 16 Ocak 2011, http://www.yenibiris.com/HurriyetIK/Oku.aspx?ArticleID=8995

ileSelim YAZICI

Geleceğin mesleği: Fidye pazarlıkçısı

“Alo? Kocanız elimizde. 3 milyon pezo (360.000 TL) ödemezseniz öldüreceğiz!”42 yaşındaki Marta, telefondaki korkunç sesi unutamıyor. Kocası Ricardo, Mexico City’nin iş merkezi Polanco’daki bürosundan çıkarken kaçırılmış.

Marta, çareyi Max Morales’in (fotoğrafta sağda) kapısını çalmakta bulmuş. Morales, Meksika’nın en iyi ‘fidye pazarlıkçısı’ olarak tanınıyor. Fidye ya da rehine pazarlıkçısı da ne, diyeceksiniz. Birçok ülkede ‘geleceğin mesleği’ olarak görülüyor, nasıl bilmezsiniz?

Günde en az 18 adam kaçırma
Meksika, dünya adam kaçırma liginde (kimilerine göre ‘pazarında’) tartışmasız lider. Bu Orta Amerika ülkesinde her gün ortalama 18 kişi fidye amaçlı kaçırılıyor. Fidyecilerin çok faal olduğu diğer ülkeler ise, (Meksika Ticaret Odası’nın araştırmasına göre) sırasıya Irak, Çeçenistan ve Kolombiya.
Fidyecilerle pazarlık konusunda uzman olan avukat Morales (günde 18 rehine sayısı için) “Bir çok kaçırma olayı basına yansımıyor, polis örtbas ediyor, çünkü Meksika polisinin içinde fidyecilerle işbirliği yapanlar var” diyor.

Böyle bir ‘pazar’ olunca, haliyle pazarlıkçılık da bir ‘meslek’ haline gelmiş. Meksika’da – Kroll yahut Lloyd gibi uluslararası güvenlik şirketlerinin yanı sıra – 5 büyük pazarlıkçının adı geçiyor.
Önce aile fertlerini ve rehinenin yakınlarını sorgulayan Morales, Ricardo için “Aileden biri fidyecilerle işbirliği yapmış olabilir” diye şüpheleniyor. “Sahte kaçırma da olabilir. Ailenin bir ferdi kaçırılmış gibi yapılır, fidye ödenmiş gibi yapılır… Bunun adına autosecuestro diyoruz.” Hayır, Ricardo gerçekten kaçırılmış. Morales fidyecilerle bizzat konuşmayacak. Görüşmeleri rehinenin karısı yürütecek, Morales ona danışmanlık yapacak. “Ben olmazsam, paniğe kapılıp pazarlıksız istenen parayı verebilir” diyor uzman avukat.

Mesleğin riskleri de var
İkinci bir telefon geliyor. Marta “Kocamın sesini duymak istiyorum” diyor ama fidyeciler, yerimizi belirlerler korkusuyla, telefonu kapatıyor. “İşi uzatmak, zaman kazanmak lazım. Parayı bulamadık, parayı verebilecek olan zengin akraba yurtdışında ulaşamadık… Maksat, güç dengesini lehimize çevirmek, fidyecilerin beklentilerini azaltmak. İlk istedikleri rakamın yüzde 5’i ila yüzde 20’si arası bir rakamda anlaşabiliriz.”

Pazarlık sona eriyor, Marta içinde küçük banknotlar halinde 200 bin pezo (24 bin TL) olan çöp torbasını şehir merkezindeki bir bakkalın çöpüne bırakıyor. İki saat sonra, 5 gündür rehin olan kocası sağ salim eve dönüyor. Sıra Morales’e ‘teşekkür etmeye’ geliyor. “Ücretimi müşterilerim bilirler” demekle yetiniyor avukat. Genellikle ‘pazarlıkçılar’ yapılan indirim (yani fidyeden yapılan tasarruf) üzerinden bir yüzde, artı saat başına 150 dolar (220 TL) ücret alıyorlar. Bazı ‘müşterilerin’ haftalarca hatta aylarca rehin kaldığını ve ‘iyi rehinelerin’ milyonlarca pezo ettiğini düşünürseniz, iyi pazarlıkçıların çok tatlı para kazandığı söylenebilir.

Ama bu işin de kendine göre riskleri var tabii ki. Mesela, Teksas merkezli güvenlik şirketi ASI Global’in pazarlıkçısı Felix Batista, 10 Aralık 2008’de kaçırıldı. Ve 2 senedir ne arayan var, ne fidye isteyen… (L’Expansion’dan Frédéric Saliba’nın haberinden.)

 

Kaynak: Hürriyet İK, 29.11.2010, http://www.yenibiris.com/HurriyetIK/Oku.aspx?ArticleID=8810

 

ileSelim YAZICI

Tehlikeli coğrafyalarda çalışanların izlenimleri

Küreselleşmenin bir sonucu olarak işadamları, yöneticiler artık dünyanın dört bir yanında görev alıyorlar. Daha iyi ücretler, terfi imkanları ve rekabetçi yapıları, gelişmekte olan ülkeleri cazip kılıyor. Son dönemde Brezilya, Meksika,Çin, Hindistan, Endonezya’da artan yatırımlar profesyonelleri kendine çekiyor. Yine artan yatırımlara bağlı olarak Rusya ve Kafkas ülkeleri, Irak, Cezayir, Lübnan gibi ülkelerde ve Afrika’da çalışan yabancı yöneticilerin sayısı da her geçen gün artıyor.

 

Kimi zaman mafya, kimi zaman terör olayları, kimi zaman da adam kaçırma, kapkaç, hırsızlık bu bölgede görev alanları ve onların ailelerini tehdit ediyor.

 

Çokuluslu şirketler bu ülkelere gidecek olanlara ve ailelerine, orada yaşam, kültür, iş yapış şekilleri hakkında çok sıkı bir eğitim veriyorlar. Özellikle güvenlik konusunun üzerinde duruyorlar.

Bazı ülkelerde iş adamları ‘altın kafeste’ yaşıyorlar sanki. Güvenlik korkusuyla yaşadıkları evler yüksek duvarlar, tel örgüler ile örgülü. Arabaların camları siyah filmle kaplı. Gece dışarıya çıkmıyorlar ve gündüzleri de münkün olduğunca dikkat çekmemeye çalışıyorlar.

23.03.2010 tarihli Le Monde’da yayımlanan, bir araştırmaya dayanan haberde, üretimlerini başka ülkelerde yapan şirketlere en tehlikeli ülkeler sorulmuş. Buna göre

Yüzde 25 Rusya

Yüzde 17.6 Çin
Yüzde 11.8 Nijerya
Yüzde 11.8 Cezayir
Yüzde 11.8 Güney Afrika
Yüzde 8’i de İtalyan mafyası cevabını vermiş.
Yine aynı araştırmaya katılan şirketlerin yüzde 93’ü ülke polisine başvururken yüzde 96’sı özel güvenlik hizmetleri de aldıklarını söylüyorlar. Bazı çok uç durumlarda ise paralı askerlere bile başvuruluyor. Kimi tehlikeli ülkelerde görev alan yöneticileri bulup, onlara izlenimlerini ve tavsiyeleri sorduk.
RUSYA, ORTA ASYA VE KAFKASYA
Danone Kafkaslar ve Orta Asya Genel Müdürü Tuncay Tekdemir, Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan, Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan’dan sorumlu. Daha önce Rusya ve Belarusya’dan da sorumlu olan Tekdemir, 8 yıldır Rusya’da görev yapıyor. Türkiye’de bulunduğu dönemde Rusya denilince Tekdemir’in aklına gelen ilk şeyler demirperde ülkesi, polis devleti, rüşvet ve mafya oluyormuş, ama işi kabul etmeden önce yaptığı ziyaretlerde bu görüşlerinin çoğu değişmiş.
Tekdemir’in gözlemleri şöyle:
-Güvenlik açısından son 10 yılda oldukça iyileşmiş durumda. Genellikle sokaklarda adi suça (kapkaç vb), kavga eden insanlara rastlanmaz. Diğer taraftan organize suçlar muhtemelen daha ağırlıklıdır, ama bunun iş hayatının çok daha farklı, büyük hacimli ve kompleks yerlerinde görüldüğünü duyuyoruz.
-Güvenlik için alınan tedbirler genellikle korumalı bir sitede yaşamak, şoförünüzün aynı zamanda gerektiğinde güvenliğinizi sağlayabilecek vasıflarda seçilmesi ve şirketlerin özel güvenlik servislerinden üst düzey yöneticileri ve aileleri için servis alması. Bunun dışında araçlara ve kişilere önlem olarak GPS cihazları yerleştirilmesi de yaygın bir uygulama.
-Birkaç kez şirket araçları, içlerindeki ürünler ile çalınmıştı. Araçlar çoğu zaman boş olarak polis tarafından bulunuyor. Birkaç gün sonra da satış elemanı aşırı alkol almış şekilde ve paranın tamamı harcanmış durumda…
-Bunun dışında ilk senemizde eşimin çantası aracından çalındı, içindeki pasaport, kredi kartları, dokümanları ve cep telefonu ile. Şirketi arayıp ne yapmam gerektiğini sorduğumda polise rapor etmemizi ve muhtemelen 1-2 gün içerisinde birisinin arayıp bize dokümanları getireceğini söyledi. Gerçekten de bir gün sonra yaşlı bir kadın arayıp dokümanları bulduğunu söyledi. Buluşma yeri kararlaştırıp gittim, dokümanlar geldi geri kalan her şey yoktu tabii ki çanta da.. Rusya’da pasaport ve doküman çıkartmak çok zor, hırsızlar bile bu durumun farkında..
-İnsanlar kuzeyde her ne kadar gülümsemese veya birbirine ilk bakışta şüpheci yanaşsa da özünde son derece yardımsever ve özverililer. Sadece biraz konuşmak ve votka ile dostluğu sağlamlaştırmak gerekli olabilir.
ENDONEZYA
Marsh Endonezya CEO’su Atınç Yılmaz, 1 yılı aşkın süredir ailesi ve 2 çocuğuyla Endonezya’da yaşıyor. Endon
ezya’ya gelmeden önce internetten bu ülkeyi araştıran Yılmaz, pek de iç açısı bir tabloyla karşılaşmamış: Deprem, sel, volkanik patlamalar, terörizm, kuş gribi haberleri vs. Hoşgeldin karşılaması da pek hoş olmamış. Yılmaz, ailesini Türkiye’den alıp Jakarta’ya getirmek üzere yola çıktığı günü şöyle anlatıyor: “Singapur’da uçak değiştirip, Jakarta uçağına binmemiz gerekiyordu. Singapur’a alçalmadan biraz önce uçağın bilgi ekranından haberleri merak edip açtım. Flaş haber olarak Jakarta’da The Ritz Carlton oteline bombalı saldırıda bulunulduğundan, ölü ve yaralıların olduğundan bahsediliyordu. Gözlerime inanamadım. Zira 2-3 saat sonra o otelde olacaktık. Eşime çekinerek olayı aktardığımda bana inanmadı. Kendisine, şaka yaptığımı zannetti. Jakarta’ya vardığımızda, bu otelin şehirde yer alan diğer Ritz Carlton olduğunu öğrendik.”
Yılmaz, Endonezya’ya girince beklentilerinden çok farklı bir ülkeyle karşılaşmış. Şehrin, binaların, alışveriş merkezlerinin, insanların, arabaların, ofislerin çok modern görünümlü ve temiz olduğunu söyleyen Yılmaz, güvenlik sorununun düşük gelirli banliyölerde olduğunu söylüyor: 
-Şehrin gelir seviyesi düşük kesimli banliyölerine yabancı olarak tek başınıza gitmeniz tavsiye edilmiyor.
-Endonezya’da 2000’li yıllardan beri özellikle aşırı İslami kesim kaynaklı terör olayları zaman zaman görülüyor. Bu konuda 2002’de Bali’de birçok yabancının hayatını kaybettiği bombalama olayı birçok kişinin unutmadığı bir olay. Bu konuda, özellikle otel, ofis, alışveriş merkezleri gibi yerlerde çok katı güvenlik önlemleri alınıyor.
-Yabancılara (ve özellikle Türkler’e) çok olumlu bakıyorlar. Jakarta’da 30 bin üzerinde yabancı çalışıyor ve 400’ün üzerinde de Türk var. Burası, tarih boyunca koloni olduğundan, yabancılarla yaşamaya alışıklar.
BREZİLYA
B’iota Brezilya Ülke Müdürü Onur Başdar, Brezilya’nın Latin Amerika Bölgesi’nde Venezuella ve Meksika’yla birlikte güvenlik sorununun en yüksek olduğu ülkelerden biri olduğuna dikkat çekiyor.
-Geceleri tek başına sokağa çıkmak, özellikle de geceleri trafik ışıklarında duraklamak tehlikeli olabiliyor. Araçların yüzde 90’ının camlarının siyah filmle kaplı olması da, güneşi engellemekten ziyade güvenlik sağlamak için yapılan bir uygulama.
-Kapkaç olaylarının çok yaygın olduğu Brezilya’da ‘favela’ denilen gecekondu mahallelerine polisin bile giremediği söyleniyor. Rio de Janeiro bölgesinde ise küçük sokak gangsterleri turistlerin cebine göz göre göre elleriniatabiliyorlar. Ülke genelinde ün salmış bir başka suç şekli ise fidye için adam kaçırmak.
-Ülkede yaşayanlar güvenliklerini sağlamak için ciddi tedbirler alıyorlar. Hemen hemen her yüksek bina elektrikli çitler, kameralar, 24 saat güvenlik ile donatılmış durumda. Daha yüksek güvenlik için şehrin merkezinde çok yüksek fiyatlardaki konutlarda oturmak neredeyse bir zorunluluk.
-Brezilya sokaklarında iş ya da kişisel amaçlarla dolaşırken fotoğraf makinesini ve haritayı göstermemek, ayrıca gösterişsiz giyinmek de güvenlik açısından önerilen yöntemler.
-Havalimanından kente yolcu taşıyan taksiler de güvenlik açısından gidilecek son noktaya yolcuyu ulaştırmadan ve hatta gidilen binanın güvenliğinden imza almadan yolcuyu arabadan indirmiyorlar.
-Suçun bu kadar yüksek olmasının altında ise büyük oranda gelir dağılımındaki adaletsizlik yatıyor. Şehrin en iyi ve en güvenli bölgesinde bile, sokağın başında kartonların üzerinde yaşayan insanlarla iç içe bir yaşam sürüyor.
Çete savaşlarına dikkat
IBM’in Kurumsal Hizmet Gücü programı kapsamında, Brezilya’da geçici bir süre görev alan Cemhan Baykal “Favela’ların çetelerin kontrolünde olması ve bu kapsamda ortaya çıkan çete savaşları, ülkeye gelen turistlerin ya da burada çalışacakyabancıların dikkate alması gereken konular. Güvenlik ise özellikle Rio de Janeiro ya da Sao Paolo gibi büyük şehirlerde göze çarpan bir sorun. Bu şehirlerde her dakika başınıza bir tehlike gelecekmiş düşüncesiyle yaşamaya alışmak bir parça can sıkıcı olabiliyor. Suç, temelde, getto ya da gecekondu mahallesi olarak adlandırabileceğimiz favela’lar kaynaklı ve yine favela’lar içinde gelişiyor” diyor.
NAMİBYA
Pfizer Dünya Sağlık Dostları programı ile Namibya’da 6,5 ay süre ile, bir sivil toplum kuruluşunda insan kaynakları danışmanı olarak görev yapan Aybike Budak, görev öncesinde çok ciddi bir oryantasyon programından geçmiş. Genel olarak yaşam koşulları, güvenlik, sağlık konularında detaylı eğitimle
r alan Budak, “Oryantasyon sırasında bize güvenlik konusunda çok titiz davranmamız gerektiğini üstüne basarak belirtmişlerdi. Hem sağlık hem de şiddet konusunda dikkatli olmamız bekleniyordu” diyor.
-Güvenlik nedenleriyle araba kullanmamız yasaktı.
-Her bahçeyi çevreleyen geniş duvarlar, elektrikli teller, uzaktan kumandalar, çeşit çeşit anahtarlar, güvenlik şifreleri hayatın ayrılmaz bir parçası; alışmak çok zor oluyor ancak dikkatli olduğunuz sürece en azından gündüzleri hayatımı normal devam edebileceğimi yerli arkadaşlarım sayesinde öğrendim. İlk yürüdüğüm günkü endişe ve çekingenliğimi kelimelerle tarif etmek çok zor tabii.
-Akşamları asla, gündüzleri ise ancak çantasız, dikkatli bir şekilde dolaşabiliyorsunuz. Beni de dönmeme yakın evimin sokağında bıçakla tehdit ederek telefonumu çalmaya çalıştılar. Güvenliğimiz engel olmasa yaralanabilirdim. Bir arka sokakta oturan arkadaşlarım bana gelirken taksi çağırıp beklemek yerine yürümeye karar verince her ikisinin de çantaları çalındı. Bir gece de bir adam sadece korkutma amaçlı olarak silahla bizi tehdit edip bir süre aracımızı takip etti, sonra peşimizi bıraktı.
AFGANİSTAN
İlk defa 2005 yılında Irak’ta proje müdürü ve ülke müdürü olarak çalışmaya başlayan M. Tuğrul Karaduman, Eylül 2009 tarihinden bu yana da Afganistan’da ASFA inşaatın ülke müdürü olarak görev alıyor. Karaduman’ın görev aldığı coğrafyada adam kaçırma, bombalama olaylarına çok sık rastlanıyor. O da zaman zaman bu tür olaylara tanık olduğunu söylüyor. Karaduman, bir anısını anlatıyor: “Aralık 2009 başlarıydı, birgün önceden şoförüme sabah saat 10’da gelmesini ve Bagram’a gideceğimizi söylemiştim; akşam görüşmede kullanacağım dosyaları hazırlarken elimdeki kağıt dosya vb yetişmeyince sabah erkenden bir taksiye atladım ve şehir merkezine kırtasiye ihtiyacımı karşılamaya gittim. Geri dönüş yolunda çok şiddetli bir patlamanın ardından tüm vücudumda hissettiğim bir basınç ve ardından üzerime dökülen arabanın cam parçaları ile ön koltukta öylece kalakaldım. İlk şoku atlatınca şoföre hemen buradan çıkalım diyorum ama adam ne diyor anlamıyorum, yol boyunca bir şeyler anlatmaya çalışıyorum yalnız adamdan cevap yok, bir ara adamın yüzüne baktım, adamın konuştuğunu dudaklarının hareket ettiğini ama benim kulağımda ki uğultudan başka hiçbir şey duyamadığımı fark ettim. Resmen hiçbir şey duymuyordum. Geçici bir süre hiç birşey duymadım.”
Karaduman’ın Afganistan izlenimleri şöyle:
Fidye için adam kaçırıyorlar
-Adam kaçırıp fidye isteme olaylarının perde arkasında Taliban’dan ziyade bizim burada ‘hırsız’ dediğimiz bir grup var. Taliban da adam kaçırıyor ama onların asıl hedefi kendi dünya görüşlerine ters hareket eden kişileri cezalandırmak. Fuhuş ve alkol bu grup tarafından kesinlikle hoşgörüyle karşılanmıyor ve siz bunu aleni olarak yaparsanız böylesi bir olaya çanak tutmuş olursunuz.
-Çok sık olmamakla beraber şehrin belli yerlerine bombalı saldırılar düzenleniyor. Ülkenin güneyi ve Pakistan sınırının bulunduğu eyaletlerde terör olayları daha geniş ve etkin.
-Hiç endişe duymuyorum desem tabiî ki yalan söylemiş olurum, ama gün içerisinde rahatça dışarı çıkıp tek başıma çarşı pazar işlerimi hallediyorum, bu noktada asıl endişe verici olan bombalı bir saldırının ortasında kalmak çünkü intihar saldırısı düzenleyecek kişilerin ne zaman ve nereye saldıracaklarını kestirmek imkansız.
-Tedbir olarak bazı şirketler kapılarında özel güvenlik bulunduruyor, dışarı çıkarken silahlı korumalar ve zırhlı araçlarla dolaşıyorlar, ama ben bunun daha çok dikkat çektiğini ve bu şekilde hareket ederek adres gösterdiklerini düşünüyorum.
-Şehir merkezinde işim varsa genellikle bildiğim tanıdığım şoförleri kullanmaya gayret ediyorum.
-Adres istedikleri zaman adres vermeden karşı tarafın iletişim bilgilerini alıp gerekirse ben sizi ararım diyorum; yaşadığım yere giriş çıkışlarıma dikkat ediyor ve genellikle düzenli olarak aynı saatte girip çıkmamaya, her gün aynı güzergahı kullanmamaya gayret ediyorum.
-Gerek şehir içine çıkarken gerek karayoluyla bir başka şehre gitmek durumundaysam yabancı olduğumu anlamayacakları kıyafetleri tercih ediyorum. Şehirlerarası yolculuğa çıkmam gerektiğinde yanımda mutlaka bir Türk ve güvendiğim 2 Afganlı’yla birlikte gitmeye dikkat ediyorum.
Toplu halde dolaşmayın
Karaduman’ın Afganistan’a iş için gideceklere tavsiyeleri ise şu yönde:
-Sokakta dolaşırken toplu değil 2’li veya 3’lü gruplar halinde ve arada
biraz mesafe bırakarak dolaşmakta fayda var.
-Dışarıda dolaşırken esnaf kendileriyle iletişim kurmak isteyecektir, Türk olduklarını ifade ederlerse daha candan ilgilenirler.
-Kabil’deki büyükelçiliğimizi özellikle de ticari ataşemiz Aydın Temizer’i mutlaka ziyaret etsinler.
-Her ne şart altında olursa olsun kesinlikle ama kesinlikle fuhuşa karışmasınlar kimse kurtaramaz.
Burcu ÖZÇELİK
ileSelim YAZICI

Çin’e Hamburger Üniversitesi

Çin’e Hamburger Üniversitesi

Mc Donald’s yönetici yetiştirmek için açtığı ”Hamburger” Üniversitelerinin 7’ncisini Çin’de açtı.

30.03.10

Mc Donald’s Çin’in Şangay kentinde Hamburger Üniversitesi açtı. Hamburger Üniversitesinde yeni nesil yöneticiler yetiştirilecek.

Çin’de gayri resmi rakamlara göre 200 milyar dolarlık bir “dışarıda yeme” pazarı bulunuyor. Çin’in en hızlı büyüyen Mc Donald’s pazarı olduğunu söyleyen Mc Donald’s’ın bölge yetkilisi Tim Fenton pazarın yıllık yüzde 10 oranında büyüme kaydettiğini söyledi. Fenton Çin’in McDonald’s için stratejik önemi dolayısıyla yeni Hamburger Üniversitesi’ni burada açmaya karar verdiklerini söyledi. 

Kalifiye yöneticiler Çin’de kalmıyor

McDonald’s’ın bu hamlesinin ardında Çin’deki yabancı şirketlerin yerel yöneticiler yetiştirme meselesine çok önem vermekle birlikte genç ve hırslı çalışanların daha iyi fırsatlar için başka ülkelere gitmelerini önlemede zorluk yaşamaları yatıyor.
 
250 milyon dolar yatırımla açılan Hamburger Üniversitesi şirketin Amerika dışında açtığı 7’inci üniversite. Ancak üniversitede hamburger hazırlamak değil bu işin daha iyi nasıl yönetileceği öğretilecek. Okul önünüzdeki 5 yıl içinde 5 bin mezun vermeyi amaçlıyor. Üniversitenin dekanı Susanna Li “Sektörümüzün Harvard’ı olabilmek için elimizden gelenin en iyisini yapacağız” dedi.

Hamburger mezunu yöneticiler 

20 yıldır Çin kıtasında faaliyet gösteren MacDonald’s’ın bölgedeki 1,100 restoranında 60 binden fazla çalışanı bulunuyor. Önümüzdeki 3-5 yıl içinde mağaza sayısının 2 bine çıkarılması planlanıyor. Şirket politikası gereği şubelerin Hamburger Üniversitesi mezunlarınca yönetilmesi istendiği için bir süredir eğitim faaliyetlerinin sürdürüldüğü Hong Kong’taki eğitim birimi Şangay’a kaydırıldı.  
 
İlki 1961’de kuruldu

• Üniversite ilk olarak 1961’de o zamanki CEO Fred Turner tarafından Illionis eyaletindeki Elk Grove Village restoranının bodrumunda açıldı

• Okul 14 kişilik ilk mezunlarını 24 Şubat 1961’de verdi

• Bugün her yıl okula 5 binden fazla öğrenci alınıyor

• 1961’den beni okuldan 80 binden fazla restoran yöneticisi, orta kademe yönetici ve işletmeci mezun oldu.

 

Kaynak: Sabah İşte İnsan, http://www.isteinsan.com.tr/yonetim/cin_e_hamburger_universitesi.html

ileSelim YAZICI

Hyundai i20'yi Türkiye'de üretecek

Hyundai Assan Başkanı Kwang-Heum Um, ”B segmentindeki başarılı aracımız i20’yi 2010 yılı Mayıs ayından itibaren İzmit fabrikamızda üretmeye başlayacağız” dedi.  

Hyundai Assan Başkanı ve Üst Yöneticisi (CEO) Kwang-Heum Um, Esma Sultan Yalısı’nda düzenlenen toplantıda yaptığı konuşmada, Hyundai’nin son yıllarda kalite ve müşteri memnuniyeti konusunda büyük bir atılım gerçekleştirdiğini ve Türkiye’de binek otomobil pazarında ”Türkiye’nin en çok tercih edilen markası” olduğunu belirtti.

Hyundai’nin, Türkiye ve tüm dünya için hazırladığı halk otomobilleri kadar üst segmentlerdeki araçlarıyla da fazlasıyla bilinen ve tercih edilen bir marka olduğunu dile getiren Um, şunları kaydetti:

”Fabrikamızın ilk üretime başladığı tarih olan 1997’den bu yana ürettiğimiz Accent modelimizin en yeni nesli olan Accent Era’nın ‘2009’da Türkiye’nin en çok satılan aracı’ unvanını alması, ‘Türkiye’nin otomobili’ olduğunu bir kez daha gözler önüne sermesi, bizim göğsümüzü kabartıyor.

Fabrikamızda ürettiğimiz diğer yerli modelimiz olan Matrix de ait olduğu MPV segmentinin en çok tercih edilen aracı… Ayrıca ithal ettiğimiz araçlarda Hyundai’nin başarısını ortaya koyuyor. Getz modelimiz B segmentinin en çok satılan aracı ve i20 ile birlikte Hyundai’nin bu segmentteki liderliğini perçinliyor. i10 modelimiz de aynı şekilde A segmentinde uzak ara birinciliği elinde bulunduruyor.”

DENİZAŞIRI ÜLKELERDEKİ İLK FABRİKA
Um, bu önemli segmentlerde sürekli elde ettikleri başarıları ve yeni satışa sundukları Genesis gibi üst segment araçları sayesinde Hyundai’nin artık en kaliteli markalardan biri olarak kabul edilmeye başlandığını ifade etti.

İzmit fabrikasının, Hyundai’nin denizaşırı ülkelerde kurduğu ilk fabrika olduğunu hatırlatan Um, Türkiye’de fabrika kurmanın şu ana kadar aldıkları ”en iyi kararlardan” biri olduğunu belirtti.

Um, kriz zamanlarında bile Hyundai olarak Türkiye’deki yatırımlarına ara vermediklerini ve yeni araçları hatlarına alarak üretim rakamlarını artırdıklarını anlatarak, Hyundai Motor Company olarak Türkiye’ye ve Türkiye pazarının potansiyeline hep güvendiklerini, yeni bir aracı üretim hattına alırken Türkiye pazarını ve Türk tüketicisinin ihtiyaç ve beklentilerini her zaman öncelikli olarak değerlendirdiklerini söyledi.

”B segmentindeki başarılı aracımız i20’yi 2010 yılı Mayıs ayından itibaren İzmit fabrikamızda üretmeye başlayacağız” diyen Um, Avrupalı tüketici için Avrupa’da hazırlanan bir araç olan i20’nin beş kapılı versiyonlarını tüm Avrupa’ya Türkiye’den ihraç edeceklerini bildirdi.

YILDA 80 BİN ADET ÜRETİLECEK
Hyundai Assan Başkanı ve Üst Yöneticisi Kwang-Heum Um, Hyundai i20’nin ilk etaptaki üretim rakamının yılda 80 bin adet olacağını ve bu rakamın büyük bölümünün Avrupa ülkelerine ihraç edileceğini anlatarak, Türkiye’yeen az 1 milyar lira karşılığı ihracat girdisi kazandıracaklarını vurguladı.

Türkiye’ye ilk günden bu yana 500 milyon dolar civarında yatırım gerçekleştirdiklerini ve i20’nin üretimiyle birlikte 75 milyon dolar daha yatırım yapacaklarını dile getiren Um, i20’nin üretimiyle birlikte 500 kişilik ek istihdam yaratıp, dolaylı yoldan sağladıkları iş hacmini de 5 bin kişiye çıkarmayı planladıklarını ifade etti.

Um, i20’nin üretimi sayesinde yıllık üretim hacminin de 100 bin adet seviyesine ulaşacağını belirterek, ”Türkiye’de B segmenti satışları binek araçlar arasında yüzde 20’lik paya sahip ve Hyundai i20’nin de aynen Accent Era modelimiz gibi Türkiye’nin en çok tercih edilen modellerinden biri olacağına inanıyorum” dedi.

Hyundai Assan Yönetim Kurulu Başkanı Ali Kibar da, ilk etapta yılda 80 bin adet üretilecek olan Hyundai i20 sayesinde, şu anda Accent Era ve Matrix modellerinin üretimi gerçekleştirilen İzmit fabrikasının mevcut yıllık üretim hacminin de 100 bin adete ulaşacağını söyledi.

80 bin adet üretilecek i20’nin 10 bin adetinin iç piyasaya sunulacağını, diğerinin ihraç edileceğini anlatan Kibar, i20’nin Türkiye’de üretilmesiyle Accent üretiminde bir miktar düşüş olabileceğini, ancak Accent modelinin üretimine devam edeceklerini belirtti.

Verilen bilgiye göre, Türkiye otomobil pazarında Hyundai i20’nin yer aldığı B segmenti, ilk 7 aydaki toplam binek otomobil satışlarının yüzde 20’lik bölümünü oluşturdu.

Hyundai’nin, Getz ve i20 modellerinin, satışlarıyla B segmentinde yüzde 18 paya sahip ve ”lider” durumda durduğu belirtildi.

 

Kaymak: http://www.ntvmsnbc.com/id/24996761/, 02.09.2009

ileSelim YAZICI

Türkiye'de Hyundai Üretimi

Türkiye’de Üretim
Hyundai’nin denizaşırı ülkelerde kurduğu ilk üretim tesisi olan Hyundai Assan İzmit Fabrikası, Türkiye ve başta Avrupa olmak üzere yakın bölgelerdeki tüm pazarlar için en önemli modellerden olan Accent Era ve i20 Troy’u üretiyor.

Pres, Gövde, Boya, Montaj ve Motor Montaj olmak üzere 5 atelyeden oluşan fabrikada, 1.2 lt ile 1.4 lt benzinli ve 1.4 lt dizel motor seçeneklerine sahip olan i20 Troy ve 1.4 lt ile 1.6 litre CVVT benzinli ve 1.5 CRDi common-rail turbodizel motor seçeneklerine sahip olan Accent Era modelleri üretiliyor.

 Bugüne kadar 400 binin üzerinde araç üreten Hyundai Assan Fabrikası’nda saatte ortalama 22 araç üretiliyor

Kaynak: http://www.hyundai.com.tr/tr/Content.aspx?id=turkiyedeuretim&menu_id=69&ordercolumn=1

ileSelim YAZICI

Koreli Hyundai, i20 üretimini Türkiye’ye verdi, Çeklerden rövanşı aldık

Küçük sınıftaki yeni modeli i20’nin üretimini Avrupa’ya kaydırmak isteyen, Türkiye ve Çek Cumhuriyeti arasında seçim yapmaya çalışan Koreli Hyundai, kararını Türkiye lehine verdi.

Bu kararda Türkiye’nin ilk 7 ayda krize rağmen Hyundai satışında dünyada pazar payını en fazla artıran ülke olması rol oynadı. i20 üretiminin Türkiye’ye verilmesiyle birlikte 2 yıl önce 1.2 milyar Euro’luk yatırımı kaptırdığımız Çek Cumhuriyeti’nden de rövanşı almış olduk.

CEO sinyali vermişti

Geçen hafta i20 üretimine Türkiye’nin yakın olduğu sinyalini veren Hyundai Assan Başkanı ve CEO’su Kwang-Heum Um, Türkiye’nin ilk 7 ayda tüm dünyada en fazla büyüyen ülke olduğunu belirterek, “Bu bizim Hyundai dünyasında daha fazla söz sahibi olmamızı sağladı. Merkeze ‘i20 modelinin üretimini bize verin, Türkiye’de ürettiğimiz Matrix’in yerine geçecek yeni modeli Çek Cumhuriyeti’nde üretin’ talebinde bulunduk. 2 hafta içinde karar verilecek. Şansımız çok yüksek” açıklamasını yapmıştı. Um’un bu açıklamasının ardından Hyundai’nin kararını Türkiye lehine verdiği belli oldu. Hyundai Assan, i20 üretiminin detaylarını eylül ayı başında duyuracak.

75 milyon dolar yatırım

Hyundai’nin Avrupa pazarını düşünerek geliştirdiği küçük sınıftaki yeni modeli i20, şu anda sadece Hindistan’da üretiliyor. Ancak, Hyundai bu modeli uzun süredir Avrupa’da da üretmek için çalışmalar yapıyor. Bunun için Avrupa’da iki fabrikası bulunuyor. Biri Türkiye’de diğer ise Çek Cumhuriyeti. Hyundai’nin İzmit fabrikası 3 vardiyayla 125 bin adetlik kapasiteye ulaşıyor. Hyundai Assan Başkanı Um, 75 milyon dolarlık ek yatırımla i20’nin Türkiye’de üretebileceklerini açıklamıştı. Halihazırda, Accent ve Matrix’i üreten Hyundai Assan’ın İzmit fabrikasında yıl sonunda Matrix üretimi sona erecek. Matrix’in ardından i20 üretimi İzmit’te devreye girerken, Matrix’in yerine geçecek yeni model ise Çek Cumhuriyeti’nde üretilecek.

 

Kaynak: Hürriyet, 24.08.2009, http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/12334238.asp