Yazar arşivi Selim YAZICI

ileSelim YAZICI

Harvard Business School için Vaka Yazılacak

Harvard Business School için Türkiye’den Vaka Yazılacak

Şelale KADAK’ın 23 Mart 2013 tarihli Sabah Gazetesi’ndeki KöşeYazısı:

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/kadak/2013/03/23/harvard-business-school-ilk-yil-6-vaka-yazacak

ileSelim YAZICI

Avrupa’nın Yaşlı Şirketleri

Yaşlı Avrupa’nın Yaşlı Şirketi

Meliha OKUR’un 23 Mart 2013 Tarihli Sabah Gazetesi Köşe Yazısı 

 

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/okur/2013/03/23/yasli-avrupanin-yasli-sirketi

ileSelim YAZICI

İ.Ü. SBF Dergisi Tematik Sayısı: İş Sürekliliği Yönetimi

İstanbul Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi’nin, “Afet, Kriz ve İş Sürekliliği Yönetimi” temalı 49. sayısı Temmuz 2014’te yayınlanmıştır.

Dergide yayınlanan makalelere http://www.journals.istanbul.edu.tr/iusiyasal/issue/view/5000004659  adresinden ulaşabilirsiniz.

 

ileSelim YAZICI

Türkler nasıl networking yapar?

Arkadaşıma gönder

Bağlantılarımızı artırmak, iş çevremizi genişletmek için zaman zaman networking’e ihtiyaç duyarız. Tanışma, tanıştırma ve tanınma sanatı olarak da bilinen networking yapış şekli de kültüre göre değişiyor. Yurtdışında mesafeli başlayıp zaman içinde gelişen ilişkiler, Türkiye’de hızlı ve samimi başlıyor fakat genelde uzun ömürlü olmuyor.

İş çevresini genişletmek, yeni bağlantılar kurmak için en etkili yollardan biri networking. Bir etkinlikte, toplantıda ‘merhaba’ ile başlayan bir sohbetin ileride iş ortaklığına dönüşmesi imkansız değildir. Hele ki ilk dakikalarda kaynaşan, “Memleket nere?” muhabbetine giren bir kültürden geldiğimizi düşünürsek… Kültürümüzde kaynaşmak var, mesela yanımızda daha önce hiç görmediğimiz, tanımadığımız iki kişi konuşurken çekinmeden konuyla ilgili düşüncelerimizi, tecrübelerimizi anlatmaya başlarız. Türkler için girişte problem yok. Asıl sorun iletişim veya ilişki devam ettikçe, ilerledikçe ortaya çıkıyor. Yani ilişkiyi sürdürmek söz konusu olunca.

 

Konu tanışma, tanıştırılma ve ilişkiler olunca kültürün etkisi büyük oluyor. Ülkeden ülkeye networking yöntemleri değişiyor. Peki Türkler olarak networking konusunda ne kadar iyiyiz? Aslında bu sorunun cevabı networking’in tanımına bağlı. Business Networking Akademi Kurucusu ve Networking: Tanışma, Tanıştırma ve Tanınma Sanatı kitabının yazarı Ertuğrul Belen, networking’i sadece tanışmak olarak düşünürsek Türkler olarak çok başarılı olduğumuzu söylüyor: “Memleket neresi diye başlayan konuşmaları hepimiz öyle ya da böyle bir yerde duymuşuzdur. Ya da hemen yanı başındaki kişilerin sohbetine 40 yıllık arkadaşları gibi dahil olanları da biliriz. Networking, tanışma, tanıştırma ve tanınma sanatıdır. Berberin tanıştırmasıyla berber koltuğunda başlayan bir konuşmanın iki kişinin bir sene içerisinde milyon TL üzerinde iş yaptığına da şahit oldum.

Yani tanışmanın ötesinde bir eylem. Güçlü ilişkiler, istikrarlı ve sürekliliği olan bir çevre oluşturmak networking’de esastır. İşte bu tanım doğrultusunda henüz iyi değiliz. Küçük bir yanlış anlaşmada hemen küsmek, en eski dostlukları hatta ortaklıkları bile bir kalemde silmek maalesef ülkemizde sık rastlanan bir davranış. Bu, belki bağlantıları görselleştiremediğimiz için olabilir. Yani yanınızdaki kişinin bir kişi değil, 200 kişiyi tanıyan bir network olduğunu düşünseniz, belki ilişkileri bir kalemde silip atmak daha zor olurdu. Ancak bu öğrenilen bir eylem: Çocukluk, eğitim sistemi, toplum ve kültürün bir izi.”

 

Bire bir iletişimde kötüler
Kültür de bir toplumun tüm networking davranışlarını belirleyen temel etkenlerden biri. Dünyada her ülke için geçerli yapılmış networking araştırmaları olduğundan bahseden Belen, “Mesela Dr. Zimbardo’ya göre networking ve birebir tanışmadaki en önemli engel, korku ve çekingenlik. Yani ‘ben merhaba derim ama ya o bana aynı samimiyetle cevap vermez ve rezil olursam’ kaygısı. Öyle ki bir araştırma binlerce kişiyle konuşan kitle önünde konuşma yapan profesyonellerle yapılmış. Sonuç çok şaşırtıcı çıkmış. Binlerce kişiye seslenen bu insanların yüzde 70’i birebir tanışmalarda çekingen çıkmışlar.”

Türkiye İstatistik Kurumu’nun 29 Aralık 2009’da yayımladığı 229 no’lu haber bülteninde 15-34 yaş arasında iş arayanların yüzde 62.6’sı ilk işlerini aile, akraba ve arkadaşlarının sayesinde bulduklarını belirtmiş. Belen’e göre bu bir iyi bir de kötünün habercisi:

İyi olan:
Yurtdışına göre aile yapımız halen daha güçlü ve bu hayata daha güvenli bakmamızı sağlıyor olabilir.

Kötü olan:
Hayatımızın ilk çeyreğinde aile ve içinde büyüdüğümüz yakın çevrenin bizim için kurduğu hayal kadar ilerleyebiliyoruz.

Yani hayatın iplerini elimize alıp, aslında istediğimiz herkesle rahatlıkla tanışıp hayatımıza şekil vereceğimizi fark edemiyoruz.

Mesafeyi ayarlayamıyoruz
Türklerin sıcak kanlı olması networking yapmasını tanışma sürecinde kolaylaştırıyor. Ama tanışmaları, güçlü iş bağlantılarına çevirmekte sıkıntı yaşanıyor. Bizdeki ayaküstü konuşmaların iş noktasında derinleşemediğini belirten Belen, halen iş konuşmayı ve beraber çalışmak için ortak nokta aramayı ayıp olarak gören çok insan olduğunu söylüyor: “Ben bunu arabayla giderken kaybolan ve yön sormayı reddedenlere benzetiyorum. İş bağlantıları aramak bir zayıflık ya da eksiklik değildir. Networking ihtiyaç olduğunda değil olmadan yapılmalıdır. Oysa iş yapma beklentisinde olup derneklere üye olan ama sadece konuşmadığı ve beklediği için hayal kırıklığı olan binlerce kişi görüyorum.”

Türklerin bir başka problemi ise mesafeyi ayarlayamaması. Bir etkinlikte yakınlaşılırsa bundan sonra iletişimin aynı şekilde devam edeceğini düşünen Türkler bu aşamada çuvallıyor. Belen bu durumu şu örnekle açıklıyor: “Wall Street gazetesine demeç veren adamlar ve kadınlarla iş çıkışı yemeğe gider hatta şirket kutlamalarında dans ederdik. Ertesi gün olurdu herkes konumunun gerektirdiği mesafe ve ciddiyete otomatik geri dönerdi. Türkiye’de mesafeyi özellikle iş yerinde azalttığınızda sanki sürekli o yakınlıkta olunması gerekiyormuş hissi oluşuyor. Ya da iş yerindeki ciddiyetle iş sonrasındaki samimiyetin yerleri karıştırılıyor.” Bu da birkaç olumsuz şeye sebep oluyor:

* Daha mesafeli ve soğuk duran “yüz vermek istemeyen” insanlar. (Özellikle yöneticiler)
* Hayatının büyük bir bölümünü işinde geçirse bile, çevresinde mesafe koruma savaşı veren insanlardan dolayı oluşan mutsuzluklar. (Özellikle çalışanlar)

Networking konusunda Türkiye ve Batı karşılaştırması

Batı, Türkiye, Ortadoğu ve Doğu… Hepsinde networking farklı yorumlanıyor. Mesela Amerika’da iş ilişkileri hızlı kurulurken, Türkiye’de ilk saatlerde mesafeli ama ilk keyifli sohbette samimiyet başlıyor. Ortadoğu’da ne ilk tanışma ne de ilk sohbet esas. Önemli olan kim olduğunuz ve tanışma vesilesiyle ilgili uzmanlık ve gücünüz. Doğu’da ise bin yıllık ömür varcasına ilişkilerin zamanla güçlenmesi ve nadaslı gelişmesi isteniyor.
Belen, Türkiye ve Batı’yı birkaç ana başlıkta şöyle karşılaştırıyor:

Tanışma Hızı
Türkiye:
İlişkiler ilk saatlerde mesafelidir. Ortak bir tanıdık olması ya da ilk keyifli bir sohbette 40 yıllık arkadaş gibi yakın olunur. Ancak hızlı gelişen samimiyet, bir o kadar da hızlı bozulabilir.
Amerika: Tanışma çok hızlıdır. Bu hız ve bazen fazla yüksek enerji seviyesi Türkiye için samimi
yetsiz ve yapay algı yaratır. Ancak kurulan bağlantılar yıllar içerisinde çoğu zaman istikrarla gelişir.

Tanışma sırasında ilk cümleler
Türkiye: Tanışma sırasında kendi ismini ve belki firmasını söyler. Sonra karşısındakini dinler. Yanında tanıdığı varsa genellikle onunla sohbet etmeyi tercih eder. Yeni kişi sohbet etmek istiyorsa ona uyum sağlar.
Amerika: Asansör cümlesi kavramına önem verir. Kendini sadece ismiyle değil yaptığı işi sıkmadan akılda kalıcı bir şekilde anlatır. Karşısındakinin konuyla ilgisine göre detaylandırır ya da onun ilgilenebileceği konuyla ilgili ona soru sorar.

Kimseyi tanımadığı bir konferans
Türkiye: Olabildiğince yalnız gitmez. Gidiyorsa da muhakkak giriş itibariyle gözü tanıdıklarını arar.
Amerika: Tanımadıklarıyla sohbet edeceği ortam ya da durum kollar. Konferans öncesi açılış konuşmaları ya da ayaküstü sohbetin olduğu her fırsatı değerlendirir.

Sohbet içeriği
Türkiye: Kendini, başarılarını ve son projelerini anlatmayı ayıp görür. Genellikle bir tanıdık ondan bahsederse detayları verir.
Amerika: İş konuşmayı ve yaptığı işleri anlatmayı esas alır. Çünkü bu bilginin sadece tanıştığı kişiye değil onun çevresiyle de paylaşabileceği bir bilgi olarak görür.

Tanıştırma
Türkiye: Tanıdıkları tanıştırmak ağırlıklı hislerle yapılır. Bu bazen yanlış iş birliklerine sebep olur. Taraflar tanıştıranı suçlu bulabilir.
Amerika: Tanıştırmak için birlikte iş yapmış olmayı ya da iş etiğini bilmesini esas alır. Bunu bilmeden tanıştırmayı bir itibar riski olarak görür.

Kartivizit Verme
Türkiye: Duruma göre ve özellikle talep olduğunda verir. Sosyal ortamlarda genellikle yanında taşımaz.
Amerika: Ninja gibidir. Çok kartvizit dağıtır. Ancak kartvizit vermeyi iş ya da sosyal diye ayırmaz. Kartvizit, iletişimi sağlayan aracıdır.

Türklerin en çok yaptığı hatalar
Belen’e göre networking yaparken Türklerin en çok düştüğü hatalar şunlar:
* Önyargı: İçten samimi bir merhaba aslında tahmin ettiğimizden çok daha fazla yol gidiyor. Networking önünüze gelen herkesle sahte bir gülümsemeyle tanışıp kartvizit vermek demek değil. Tanımı doğru oturtmak ve Türkiye’ye uygun hale getirmek gerekiyor.
* İstikrar: Ülkemizde ilişkiler konusunda biraz tez canlıyız. İş düşmeden, iş dünyasındaki ilişkileri taze ve güncel tutma konusunda bireysel ve kurumsal stratejilerimiz yok.
* Beklemek: Networking almadan önce vermektir. İlk hamleyi daima siz yapmalısınız. Birçok işadamı ve işkadınının STK’lar ve diğer gruplara iş yapma ve ticaret beklentisiyle üye olduğunu ve sonra sadece beklediğini görüyorum. Sonuç elbette memnuniyetsizlik ve üye oldukları yapıyı suçlamak. Oysa networking’in sihirli bir değneği yoktur. İlk adımı siz atmalı, tanışmalı, sonra etkili olacağınız kişileri tanıştırmalı ve bunun hızla yayılmasını sağlamalısınız.

Kitapta neler var
Optimist Kitap’tan çıkan Networking: Tanışma, Tanıştırma ve Tanınma Sanatı kitabı, iş dünyası ve sosyal yaşantınızı hayalleriniz doğrultusunda, ilişkilerle tasarlamanın önemine dikkat çekiyor. Hedeflerinize, ancak diğer insanlarla kurduğunuz güçlü bağlantılarla ulaşabileceğiniz fikrini ve bu süreçte tanışma, tanıştırma ve tanınmanın inceliklerini ele alıyor. Networking bugüne kadar duyduğunuz pek çok şeye temas ediyor; iletişim, vücut dili, etkili konuşma, iş geliştirme, kariyer planlama, satış teknikleri, motivasyon, insan kaynakları, liderlik…

Kitapta ayrıca sektörel networking, emeklilik ve networking, kadınlar, engelliler ve networking gibi konulara da yer veriliyor. Bunun dışında bayram ve özel günlerde nasıl davranılması gerektiği, neler giyilebileceği gibi püf noktalara da değiniliyor.

 

Kaynak: Zeynep MENGİ, Hürriyet İK, 18 Kasım 2012, s. 10.

ileSelim YAZICI

Fortune: A New Perspective on the Corporate World

The FORTUNE Global 500 used to be a scorecard by which Western companies measured their dominance. Today the list is more diverse than ever: Our map shows the headquarters cities of the list companies, layered over data showing each country’s gains in gross national income from 2000 to 2010. This suggests that the Global 500 isn’t just a way to measure corporate muscle — in some cases it is an indicator of prosperity too.
ileSelim YAZICI

The 12 Greatest Entrepreneurs of Our Time

When Jeff Bezos came up with the idea for what would become Amazon.com, he went on a stroll in Central Park with his boss at the time to share his epiphany.

Bezos, in 1992, was a senior vice president for the New York hedge fund D.E. Shaw. He described his dream to create a company that would sell books on the Internet. His boss listened intently before offering a bit of advice: “That sounds like a really good idea, but it would be an even better idea for someone who didn’t already have a good job.”

Big ideas of the ground-shifting variety are rare — and hard to pull off. But that’s the difference between the dreamer and the doer. It took Bezos all of 48 hours to decide to quit his job and get started. Some 18 years later, he’s still at the helm of Amazon.com, which has redefined the way people buy almost everything, employs 56,200 people, and is valued at more than $80 billion.

Having spent years studying Bezos and others like him as an author, senior writer, and editor at both Business Week and Fast Company, I can tell you that Bezos is one of those rare birds who have made a meaningful mark on our economy and our world. He would certainly be on anyone’s list of the 12 greatest entrepreneurs of my generation. Who else should make that cut? After spending the better part of the past year pondering that question for a new book, World Changers: 25 Entrepreneurs Who Changed Business as We Knew It (Portfolio Penguin), I was asked by Fortune who deserves to be on that list — and what we can learn from each of them.

Many are obvious — from the late Steve Jobs, who helped make Apple the hottest and most valuable company on the planet, to Mark Zuckerberg, who will take Facebook public in what is anticipated to be the biggest IPO of all time (at a value of more than $80 billion). But there will be a few surprises too, such as N.R. Narayana Murthy, the visionary founder of Infosys who has built one of the largest companies in India, helping to transform that economy and put it on the world stage.

Another surprise: Not a single woman makes the list of the top 12 — at a time when women have gathered more influence and power in business than ever before. Oprah Winfrey has leveraged her celebrity into a formidable media empire, and the late Body Shop founder Anita Roddick proved that you could market products by being socially and environmentally responsible. They clearly warrant honorable mention but have not, in my view, transformed the face of business or society in as profound a way as those singled out here.

Admittedly this list of the world’s greatest entrepreneurs is subjective. I based it largely on social and economic impact; the world-changing vision of a founder who has inspired employees and other entrepreneurs alike; a record of innovation; and the actual performance of their companies over time. These founders created and then nurtured healthy, sustainable organizations that now have a combined market value of more than $1.7 trillion. They directly employ more than 3 million people, ranging from a high of 2.1 million at Wal-Mart to just over 3,000 at Facebook.

Yet those numbers only touch the surface. Each of their companies sits at the nucleus of a thriving ecosystem that has cultivated and nurtured dozens if not hundreds of other enterprises. Small companies have thrived as suppliers, for example, to Whole Foods, which, among other things, buys produce from more than 2,000 local farms. So the power of each of these organizations extends far beyond its own walls. Here are my choices:

KAYNAK: http://money.cnn.com/galleries/2012/news/companies/1203/gallery.greatest-entrepreneurs.fortune/

ileSelim YAZICI

Turkey’s international building boom

Turkey’s geographical position at the crossroads of three continents is driving the success of Turkish construction companies abroad. Only China has more firms than Turkey among the world’s biggest international construction contractors, according to a recent survey.

The construction industry is crucial to Turkey’s economy, accounting for well over 6% of GDP and employing some 1.5 million people. A readiness to move into new markets means Turkish construction companies now have operations in 94 countries, with a value of some $206 billion.

Among the country’s most successful building contractors is TAV Construction. Since 2003 the TAV group has been expanding its presence throughout the region and now operates in 10 countries, with $12.5 billion worth of contracts. TAV CEO Sani Sener says his company’s success in the region is partly due to its strong local geographic and cultural ties.

“Globalization can transfer capital and knowledge, but globalization cannot transfer cultures,” he told CNN’s John Defterios.

“Geographical proximity and cultural commonality” are both key to TAV, he added.

Already responsible for building international airports in Turkey, Macedonia and Georgia, Turkish construction giant TAV is now working on part of Qatar’s new international airport.

With its futuristic state-of-the-art design, Doha’s international airport will cost a total of $11 billion and will process 12.5 million passengers annually. TAV and Japanese company Taisei will build passenger terminals in Doha in a $3.3 billion joint venture.

Sener is confident the aviation industry can ride out the political turmoil and rebuilding in countries such as Syria and Libya.

“Aviation is a very crisis-resistant business,” said Sener. “When we started out in 2000 there was a devastating earthquake in Turkey, then we had the Turkish crisis in 2001, later 9/11, the Afghanistan war, the Iraq war, SARS disease, Avian flu, the ash cloud, the Arab Spring.

“We had all kinds of external shocks but still we achieved 11.2% compound average growth rate in passenger numbers … and the growth is mainly in emerging markets.”

And Sener says a growing number of flights connecting new airports in the region is helping to drive local economies. “These synergies between airlines and flight carriers and main hub operators is really creating new businesses,” he said.

KAYNAK: CNN Business 360,  http://business.blogs.cnn.com/2012/11/01/turkeys-international-building-boom/?iid=intnl360

ileSelim YAZICI

Starbucks versus tea in India

Mumbai, India (CNN) – India has been a nation of tea drinkers for centuries, but in the past decade coffee consumption has been growing. From Starbucks to Costa Coffee, coffee giants are moving into India, converting consumers from chai to cappuccino.

Last month, Starbucks opened its first outlet in India, partnering with Indian firm Tata.

“There’s a tremendous amount of coffee being sold and served in this market,” Howard Schultz, Starbucks chairman and CEO, told CNN’s Mallika Kapur.

Though India’s domestic coffee consumption is increasing annually, it’s still relatively low. India’s per-capita consumption of coffee is 82 grams per year: in the United States it’s four kilos.

But in India coffee isn’t what draws people to a cafe. “Cafes are actually a place where people go to meet,” said Arvind Singhal, of retail consultancy Technopak Advisors.

“Coffee is incidental,” he added. “Sometimes people ask this question, but India doesn’t have a coffee culture. In India it doesn’t matter. You could be serving lemonade in Starbucks in India but people will still come.”

Modern, clean, and aspirational, cafes are particularly popular with India’s youth. India’s economic growth means many people have more spending power. They’re traveling abroad, developing new tastes and adopting Western lifestyles.

Total revenue from the cafe market is $230 million this year, according to Technopak. And it expects the market to touch $410 million by 2017.

The current market leader – domestic brand Cafe Coffee Day – has more than 1,000 outlets across India and has plans to get even bigger.

“We are looking to be a 2,000-cafe brand by the end of 2014, which means we’d have to add a cafe every day and we are working towards that,” said K Ramakrishnan, of Cafe Coffee Day.

International brands too are pursuing this market of a billion people. Costa is here. Dunkin’ Donuts entered India in September, and the latest entry is Tata Starbucks.

“We will sell very high quality tea and chai here,” said Schultz. “I suspect we’re going to do extremely well here.”

R K Krishnakumar, of Tata Global Beverages, said: “I think the opening of the Starbucks partnership is a comment on India’s potential.

“When you open newspapers and on television channels you only see hear or read about the sad things in India. This is about the bright side of India. This is about the expanding market here.”

 

KAYNAK: CNN Business 360, 09.11.2012, http://business.blogs.cnn.com/2012/11/09/starbucks-versus-tea-in-india/?iid=intnl360

http://cnn.com/video/?/video/business/2012/11/07/atsr-india-starbucks-grande.cnn

ileSelim YAZICI

İş Yeriniz Depreme Hazır mı?

Depreme nerede, ne zaman yakalanacağımızı kimse bilmiyor. Herkes haklı olarak evinin güvenliğinden endişe ediyor peki ya günümüzün 3’te 1’ini geçirdiğimiz işyerlerimiz depreme ne kadar dayanıklı? Bodrumlarda, zemin katlarda, ev olarak inşa edilen ve sonradan işyerine çevrilen binalarda, yüksek katlı plazalarda çalışanlar ne kadar güvende? İşvereniniz binanın sağlamlığını hiç denetledi mi? Sizin şirketinizde afet yönetmeliği var mı? Depreme işyerinde yakalanırsanız ne yapmanız gerektiğini biliyor musunuz?

Türkiye’de binaların ne kadarının depreme dayanıklı olduğuna dair bir araştırma yok, ama çoğunun ne kadar dayanıksız olduğunu daha önce yaşanmış depremlerden gördük. Binalarını deprem yönetmeliğine göre inşa eden, zemin özelliklerini dikkate alan, uygun malzeme kullanan, acil çıkış planları olan, eşyalarını sabitleyen işyeri sayısı çok çok az.

Özellikle KOBİ’lerde durum çok vahim. Diğer taraftan organize sanayi bölgeleri de fay hatları üzerinde veya yakınında, sel rotaları üzerinde kurulmuş vaziyette.

Yüksek katlı plazalar da risk altında. Yüksek katlı ve farklı işyerlerinden oluşan plazalarda ofis donatılarının devrilme risklerinden acil çıkışlara kadar birçok konu büyük tehlike oluşturuyor. Bu yapılarda çoğu acil çıkış merdiveni sigara içme alanı veya fazla eşyaların konulduğu depo alanı olarak kullanılıyor. Çalışanların konuya önem vermemesi, talepkar olmaması ise ayrıca bir sorun teşkil ediyor.

Yüksek katlı yapılarla ilgili deprem yönetmeliği yok
İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Cemal Gökçe, yapı stoğumuzun genelinin depreme dayanıklı olmadığını, bugün İstanbul’da yaşanacak 7 şiddetinde bir depremde pek çok işyerinin devredışı kalacağını söylüyor: “2000 sonrası yapılmış yapıların kısmen güvenli oldukları söylenebilir, ama 2000 öncesi yapılmış olan yapıların büyük bir çoğunluğunun deprem güvencesi olmadığını biliyoruz. 1999 yılında yaşadığımız depremde bölgedeki yapıların yüzde 6’sı göçtü, yüzde 7’si ağır hasar gördü, yüzde 12’si orta hasar gördü, dolayısıyla yapıların yüzde 25’i oturulamaz hale geldi. Bugün İstanbul’un yaşayacağı bir depremde yaklaşık olarak yüzde 25 mertebesinde yapı oturulamaz duruma gelecek. Ne yazık ki 1999 yılında yaşamış olduğumuz depremde sadece konutlar hasar görmedi, işyerleri de alışveriş merkezleri de önemli ölçüde hasar gördü. İstanbul’da konut nitelikli üretilen ama sonradan bozularak işyerine çevrilen, işyeri olarak kullanılan bodrum ve zemin katlardaki işyerlerinde önemli sayıda insan çalışıyor. İstanbul’un yaşayacağı 7 ve üzeri bir depremde önemli ölçüde işyeri devredışı kalacak.”

Peki ya plazalarda durum nedir, yüksek katlı plazalar depreme ne kadar dayanıklı? Cemal Gökçe “yaşayarak göreceğiz” cevabını veriyor ve nedenini şöyle açıklıyor: “Bizim bir deprem yönetmeliğimiz var, bu deprem yönetmeliği 60 metre yüksekliğe kadar olan yapılar için geçerli, fakat yüksek katlı yapılarla ilgili bir yönetmeliğimiz halen yok. Dolayısıyla bu binaların nasıl ve neye göre yapıldıklarını gerçekten bilmiyoruz. Bu yapıların depremde ayakta kalıp kalmayacaklarını ne yazık ki yaşayarak göreceğiz.”

Depremden sonra birçok kişi oturduğu konutun depreme dayanıklı olup olmadığını anlamak için inşaat mühendislerinin kapısını çaldı. Başvurması da doğaldı çünkü 1999 depremi Türkiye tarihinde milat olacak bir depremdi. Fakat başvuru yapanların büyük kısmı ev sahipleriydi. Sanki depreme sadece evde yakalanılırmış gibi, işyeri olarak ‘gelin benim işyerimin sağlamlığını tespit edin’ diyen şirket sayısı çok çok az.

Depreme dayanıklı işyeri nasıl olur?
Depreme dayanıklı bir binanın öncelikle zemin etüdünün ve uygun teknikle inşasının yapılmış olması gerekiyor. Diğer önemli bir nokta da dolap, raf, çay-kahve makinası gibi devrilme riski yüksek ofis araç gereçlerinin sabitlenmesi.

GEA Arama Kurtarma Grubu Koordinatörü Umut Dinçşahin, depremlerden sonra meydana gelen zararların büyük bölümünün sadece bina yıkımlarından değil yapısal olmayan unsurlardan kaynaklandığına dikkat çekiyor. Dinçşahin’in sözünü ettiği ofislerde yapısal olmayan elemanların yarattığı tehlike kaynaklarından bazıları şöyle:

– İnce yapı elemanı olarak tanımlanan duvar kaplamaları, asma tavanlar, güvenlik filmi kaplanmamış geniş cam yüzeyler, aydınlatma elemanları, kablo taşıyıcı tavaların düşmesi, kırılması;
– Acil çıkış yollarına konulan mobilyalar veya ofis ekipmanları;
– Düşen ve devrilen eşyaların çıkış yollarını kapaması;
– Dolapların kapaklarının açılması sonucu dolaplardaki eşyaların veya klasörlerin düşmesi;
– Açık ofislerde hiçbir yere sabitlenmemiş mobilyaların devrilmesi;
– Ofislerde çok sık kullanılmayan ve düzensiz depo ve ardiyelerde bulunan niteliği belirsiz maddelerin bulunması.

Bu gibi tedbirsizlikler yaralanmalara, ölümlere, tahliye etme güçlüklerine, maddi kayıplara neden oluyor.

1999 depremi sonrasında inşa edilen bina ve işyerleri uygun inşaat tekniği ve zemin etüdlerine önem verilerek yapılsa da yapısal olmayan hasarlarla ilgili önlem hemen hemen hiç alınmıyor. AKUT Arama Kurtarma Derneği Eğitim ve Araştırma Enstitüsü Başkanı Dündar Şahin, “Küçük bir test yapmak isterseniz, pazartesi günü ofis veya fabrikanıza gittiğinizde hemen arkanızdaki dolabın sabitlenip sabitlenmediğini, kritik makina parkurunuzun sabit olup olmadığını veya çok kritik şirket bilgi ve operasyonlarının yapıldığı ana bilgisayar server’inizin durumunu kontrol edebilirsiniz” diyor.

Peki yeni binalar daima depreme dayanıklı mı oluyor? Yıldız Teknik Üniversitesi Ögretim Üyesi Doç. Dr. Zeynep Gül Ünal, bu soruya şöyle yanıt veriyor: “Deprem bölgesinde yer alan ve yeni inşa edilecek yapılara ilişkin tüm teknik tanımları içeren, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı tarafından hazırlanan bir Deprem Bölgelerinde Yapılacak Binalar Hakkında Yönetmelik bulunmakta. Yasal olarak tüm yeni inşa edilen yapılarda bu yönetmeliğe uyma zorunluluğu var. Ama özellikle 2011 Erciş ve Van depremlerinde yıkılan yeni binalar, yapı projelerinin tasarım, uygulama ve/veya denetim aşamasında bazı aksaklıklar olduğunu acı bir şekilde gösterdi.”

Sizin şirketinizde acil durum planı var mı?
İşyerlerinin başta deprem olmak üzere tüm diğer afetlere dayanıklı olabilmeleri için öncelikle afet acil durum planlarının hazır olması, her yıl uygun sayıda tatbikatla bu planların denenmesi, gerekli iyileştirme, geliştirme ve değişikliklerin yapılması gerekiyor. Ama ne yazık ki şirketlerin çoğunda deprem ve afet yönetmeliği bile yok. Yenibiris.com üzerinden insan kaynakları uzmanlarına şirketlerinde deprem ve afet yönetmeliklerinin olup olmadığını sorduk. 832 insan kaynakları yetkilisinden yüzde 62.7’si böyle bir yönetmeliklerinin bulunmadığını söyledi.
Deprem ve acil durumlarla ilgili yönetmeliği olan birçok şirkette de çoğunlukla bu yönetmelikler sadece yazıda kalıyor. Şirket-lerde acil durum ekiplerine dahil olan bireyler ya ekip üyesi olduklarını bile bilmiyorlar, ya da bilseler de eğitim almadıklarından ne yapacaklarından habersizler.

Dündar Şahin, acil durum planlamasında yapılan önemli bir hatanın da ekiplerin koruma, kollama, kurtarma, yangın, ilkyardım ekipleri gibi fonksiyonel olarak ayrılarak farklı eğitimlere tabi tutulması olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Oysaki hiçbir acil durum tekil bir sonuç yaratmaz. Bir deprem sonrası aynı olay yerinde yangın olabileceği gibi, yıkıntıya ve yaralılara müdahale edilmesi gerekebilir. O nedenle tek bir acil durum ekibi tanımlayarak ekip üyelerinin çoklu eğitime dahil edilmeleri pratikte daha çok işe yarayacaktır.”

Yapılacak acil durum planlaması ortaya çıkan her yüksek risk başlığına cevap verebilmeli ve tüm çalışanlar tarafından biliniyor olmalı.

Şirketlere afet acil durum planlama eğitimleri ve danışmanlığı veren Beyaz Gemi eğitmenlerinden Şebnem Tezcan, özellikle küçük işletmelerin büyük bir kısmında afet hazırlıklarıyla ilgili bir planlama bulunmazken, orta ve büyük işletmelerde bu konunun daha titizlikle ele alındığını söylüyor.

Şebnem Tezcan, acil durum planı yapmak için 8 temel adımı şöyle sıralıyor:

– Ekiplerin oluşturulması
– Tehlike ve risk analizi: Ciddi sonuçlara yol açabilecek tehlikelere maruz kalabilecek mekânlar ve tahmini insan sayısı, birimlerin bu tehlikelere yönelik hazırlıkları ve eksiklerinin belirlenmesi
– Zarar azaltma: Doğacak zararları azaltmak ve ortadan kaldırmak için zarar azaltma planları oluşturulması
– Komuta ve acil durum servisleri: Yapılacak tüm çalışmalar için gerekli komuta, kontrol ve koordinasyon sistemleri ile merkezlerinin kurulması, özellikle de müdahale aşaması için acil durum servislerinin oluşturulması
– Prosedürler: Afet Acil Yardım Planları’nda yer alan görevleri yerine getirmek için detaylandırılmış dokümanların hazırlanması
– Eğitim ve tatbikat: Planlarda yazılı olanların bilinmesi, süreçlerin gerçekten ne anlama geldiğinin anlaşılması, plan kapsamındaki görevleri uygulayabilmek için gerekli bilgi ve beceri düzeyine ulaşabilmesi
– Yardımlaşma ve işbirliği: Komşu kurumlarla karşılıklı işbirliğinin yapılması
– Acil durum malzemeleri: Hangi malzemelere ihtiyaç duyulabileceği konusunda bir planlama yapılması

Şebnem Tezcan, “Yasalarla tanımlanan ve istenen hazırlıkların yapılması elbette önemli ancak bundan daha önemlisi bizlerin bu hazırlıkları sorması, öğrenmesi, önemsemesi ve uygulaması olacaktır. Kendi iş yerimizinacil durum planını detaylarıyla bilmeliyiz, çocuğumuzun okulunun acil durum planını merak etmeli ve öğrenmeliyiz. Yine eşimizin, ailemizin diğer fertlerinin çalıştıkları yerlerin acil durum planlarını öğrenmeli, bu planların gerçekten uygulanabilir olup olmadığından emin olmalıyız. Yani burada belirleyici olan iş yerlerinin afet planlarının olup olmamasından ziyade, çalışanların bu
planı ne kadar benimsedikleri ve uyguladıkları olmalıdır” diyor.

Afet tatbikatı tiyatro provasına benzer
Arama kurtarma eğitimleri veren kuruluşlar, gittikleri şirketlerde ne istediğini bilmeyen ya da yanlış bilgilendirilen pek çok personelle karşılaştıklarını söylüyorlar.

Umut Dinçşahin, ağaca ip bağlayıp camdan inmeye çalışanlardan, merdivenden yukarı kata çıkarak kurtulacağını düşünenlere kadar pek çok yanlış bilgi sahibi kişiyle karşılaştıklarını söylüyor. Gittikleri şirketlerde kendilerini en çok üzen şeylerden birinin de yangın veya deprem alarmı verildiğinde dışarı çıkmayan, iş toplantısını bölmeyen veya elinde çay veya kahvesiyle toplanma alanına sallana sallana giden, konuyu önemsemeyen çalışanlar ve yöneticiler olduğunu söyleyen Dinçşahin, ”Afet tatbikatları bir tiyatro oyununa hazırlanmaya benzer provada ne yaparsanız oyunda da aynı şekilde oynarsınız. Afet tatbikatlarında ne yapıyorsak reflekslerimiz ona göre şekil alır ya da hiçbir şekil almaz” diyor.

Dinçşahin bu konuda çok iyi düzenlemeler yapan şirketler de olduğunu söyleyerek Unilever’i örnek gösteriyor: “Bütün çalışanlarını (hatta ailelerini) ve bütün ofislerini kapsayan hazırlıklar, risk analizleri, potansiyel tehlikelere karşı dekorasyon değişiklikleri yapıyorlar. Her fabrikada arama kurtarma ekipleri mevcut ve aynı zamanda her ofiste tahliye kontrol ekipleri kuruyorlar. Afet sonrasında personelinin kullanımına sunmak için çadır battaniye gıda stoklaması yapıyor hatta çalışanların ailelerini barındırmak için çadırkent planlıyorlar.”

Deprem anında ne yapmalı?
Depremdeki en doğru davranış modeli, depremi olduğu yerde karşılamak, kaçmaya veya koşmaya çalışmamak. Türkiye’de karakteristik yapı stoğu oldukça karışık ve heterojen bir durum sergilediğinden depremdeki davranış şekilleri de farklılık gösteriyor. AKUT Arama Kurtarma Derneği Eğitim ve Araştırma Enstitüsü Başkanı Dündar Şahin deprem sırasında ve sonrasında yapılması gerekenleri şöyle sıralıyor:

Deprem sırasında
-Eviniz, okulunuz ve işyerinizdeki eşyalarınuygun teknikle sabitlendiğini varsayarsak ve binanızın da yıkılmayacağını düşünürsek bu durumdaki en doğru davranış, olduğunuz yere çöküp, başınızı iki kolunuzun arasında alarak, masa veya dolap üzerindeki savrulabilecek küçük ev-ofis eşyalarına karşı korunma sağlamak olmalıdır. Hatta masa veya sıra altında bu hareketi yapmak büyük avantaj sağlayacaktır.

– Yine eviniz, okulunuz ve işyerinizdeki eşyaların uygun teknikle sabitlendiğini varsayarsak fakat binanızın deprem yönetmeliklerine göre yapılmadığını düşünürsek, yukarıdaki davranışı yaptığınızda yıkılan duvar veya tavanın altında ezilerek ağır yaralanmanız hatta hayatınızı kaybetmeniz çok daha olasıdır. Bu noktada doğru davranış ise ağır ve sabit bir ev eşyasının altına değil yanına uzanarak hacim küçültmeniz (ayaklarınızı karnınıza çekerek) başınızı iki elinizin arasına alarak ev veya ofis eşyasına tutunmanız yaralanma olasılığınızı çok daha azaltacak doğru davranış olacaktır.

– Eğer eviniz, okulunuz ve işyerinizdeki eşyaların sabitlenmediğini ve binanızın da deprem yönetmeliklerine göre yapılmadığını düşünürsek, önerilebilecek doğru bir davranış modeli ortaya koymamız mümkün olmamaktadır.

Türkiye’deki yapı stoğu ve sabitlenmemiş ev ve ofis eşyaları düşünüldüğünde C maddesinde bahsedilen durum daha vahim olarak karşımıza çıkacaktır.

Deprem sonrasında
– Kibrit, çakmakgibi patlamalara neden olabilecek ateş kaynaklarını kullanmayın. Işık kaynağı olarak sadece fener kullanın.
– Dışarı çıkarken komşularınızı da kontrol edin. Bina yıkılmamış olsa bile herhangi birinin üzerine düşecek ağır bir cisim yaralanmalarına neden olabilir.
– Haber almak için yanınızda seyyar radyo bulundurun. Radyo dinleyerek, yetkililerden deprem hakkında sağlıklı bilgi almaya çalışın.
– Depremden sonra gelebilecek olan artçı şoklar hasar görmüş binaları yıkabilir. Binanıza girmeden çok iyi kontrol edin. Az bir hasar varsa bile kesinlikle içeri girmeyin.
– Depremin ardından dışarı çıkarsanız binanızın önünde beklemeyin. Sallantı esnasında çatınızdan yerinden oynamış kiremitler düşebilir.
– Kırılan camlara ve etrafa saçılan maddelere dikkat edin.
– Gaz, su, elektrik tesisatlarını hızlı bir şekilde kontrol edin, hasar varsa kapatın.
– 72 saat içinde bölgeye yardım gelmeyecekmiş gibi hazırlıklı olun.
– Hasarlı binalardan uzak durun. Deprem sırasında bir binanın yüksekliğinin 1.5 katı kadar bir alanda hasar etkisi mevcut. Örneğin 10 metre yüksekliğindeki bir binadan en az 15 metre uzaklaşmak gerekiyor.

Aile afet planınız hazır mı?
Afet sonrası çalıştığınız veya eğitim aldığınız binadan çıkınca aile afet planınızı uygulayın. Unutmayın planlı olursanız sevdiklerinizle daha kolay buluşursunuz. En kötü plan dahi plansız olmaktan iyidir. Tabii ortak planınızı tüm aile fertleri de bilmeli. Haberleşmede yaşanması muhtemel kesintiler
ve şebeke yüklenmelerini öngörerek afet sonrası için haberleşebilmek için bölge dışı bir bağlantı kişisi belirleyin. Şehir dışından birine afet sonrası ulaşmak daha mümkündür. Telefonları meşgul etmeyin, SMS göndererek haberleşmeyi kullanın. Yardıma ihtiyacı olanlara şans verin!

Kaynak: Burcu ÖZÇELİK, Hürriyet İK, 25 Haziran 2012, http://www.yenibiris.com/HurriyetIK/Oku.aspx?ArticleID=12041

ileSelim YAZICI

Çin'de Araba Karakterin Aynasıdır

Çin’de Araba Karakterin Aynasıdır

30.01.2012

PEKİN – Çin’de otomobillerle ilgili yeni değer yargıları oluşuyor ve şu anda yabancı araba üreticileri her zamankinden daha yoğun bir rekabetle karşı karşıya. Dünyanın çoğu kesiminde “zenginlik ve saygınlığı” temsil eden Mercedes’i ele alalım. Çin’de pek çok kişi Mercedes’i “emekli arabası” olarak görüyor. ABD’de yı llardır tutumlulukla ilişkilendirilen Buick, Çin’de lüks bir araba olarak görülüyor. Ancak Çin’de hiçbir araba, Çinli bürokratların tercihi olan Audi 6 kadar somut bir itibara sahip değil. Zarif kasası ve filmli camları ayrıcalık, otorite ve çoğu vatandaşın zihninde “dürüstlük” çağrışımı uyandırıyor. Pekinli taksi şoförü Wang Zhi, “Zeki insanlar Audi’lere her zaman yol verir. Kiminle uğraştığınızı bilemezsiniz ama içinde önemli biri olması kuvvetle muhtemeldir” diyor. Çin’deki otomobil sektörü, dünyanın en kârlı ve stratejik öneme sahip pazarlarından biri. Geçen yıl Çinliler 14.5 milyon otomobil satın aldı. Çin Otomobil Üreticileri Derneği’ne göre, 2010’da toplam satışın yüzde 64’ünü yabancı markalar oluşturuyordu. Shanghai merkezli bir otomotiv danışmanlık şirketinin yönetici direktörü Zhang Yu, “Çin hâlihazırda dünyanın en büyük otomotiv pazarı. Hiçbir otomotiv şirketi, Çin’deki marka değerini göz ardı edemez” diyor. Çin’in varlıklı kesimi, ürün gamı git gide daha da genişleyen yabancı menşeli lüks arabalara akın ediyor. Yu, “Pazar çok genç olduğu için, hem marka algısı hem de arabanın prestiji büyük önem taşıyor” diyor. Audi’nin popüler olmasının nedeni, hem pazara erken girmesi hem de üst düzey yetkililer arasında popüler olması. Otomobil sektöründe çalışan halkla ilişkiler uzmanı Jessica Wu, “İnsanlar devlet yetkililerini BMW ile görünce, otomatik olarak yolsuzluk ya da görev suiistimalinden şüpheleniyorlar. Ama Audi’leri kabul edebiliyorlar” diyor. Audi 6’nın fiyatı 355 bin renminbi (56 bin dolar); BMW 5 serisi Li ise 428 bin renminbi (67 bin 520 dolar). Münih merkezli BMW, maceracıların ve kendini beğenenlerin arabası olarak tanınıyor. Zengin bürokratlar fazla göze batmayı sevmiyor. Bu izlenimin oluşması n ı n nedenlerinden biri, 2003 yılında genç bir Çinli sürücünün BMW X5’ine kazara vuran fakir bir adamı ezerek öldürmesi. Bayan sürücü mahkeme süreci başlamadan adamın ailesine 11 bin dolar verip serbest kaldı. Olayın Çin’deki fakirlerle zenginler arasında uçurumu derinleştirerek BMW’nin imajını sarstığı düşünülüyor. Mayıs ayında BMW M6 kullanan bir kişinin Nanjing’de bir yayayı öldürmesi ülke çapında büyük tepkiye neden oldu. Bir adam, “Kazaya karışan araba Toyota, Mitsubishi ya da Audi olsaydı, bu kadar tepki verilmezdi” diyor. Her şeye rağmen BMW Çin’de çok satıyor. Çin’deki Buick saplantısının kökleri ise çok eskilere uzanıyor. Son Çin imparatoru Pu Yi’nin ve ülkenin ilk devlet başkanı Sun Yat-sen’in ikişer Buick’i vardı. Eski başbakanlardan Zhou Enlai de siyah bir Buick 8 kullanıyordu. Ülkenin en büyük mikro-blog sitesi Sina Weibo’da kısa süre önce yayımlanan bir ileti, arabalarla ilgili klişeyi özetler nitelikte. Kullanıcı, “Bir araya toplanmış Mercedes’ler yaşlıların buluştuğunu gösterir. Bir grup BMW, sonradan görme zengin gençlerin birini ezmek ya da parti yapmak üzere olduğu anlamına gelir. Yan yana duran birkaç Audi ise, bir hükümet toplantısı olduğunu belli eder” diye yazmıştı.

ANDREW JACOBS ve ADAM CENTURY

Kaynak: Sabah, New York Times, http://www.sabah.com.tr/NewYorkTimes/2012/01/30/cinde-araba-karakterin-aynasidir